Vatan Hainleri!

Türk’ün Ekmeğini Yiyip de Türk’e kılıç Sallama!!

  • a

  •  

    Mayıs 2007
    M T W T F S S
    « Apr   Jun »
     123456
    78910111213
    14151617181920
    21222324252627
    28293031  
  • Son Yazılarımız

  • İstatistikler

    • 756,248 Tıklama
  • Gocunanlar

Mayıs, 2007 için Arşiv

Türkiye Satılıyor mu?

Yazan: vatanhainleri Mayıs 29, 2007

Türklerin dışında hemen herkesin hak iddia ettiği Türkiye toprakları emperyalizmin öncelikli hedefidir. Bu siyasal çullanışın nihayetinde ise Sevr’i yeniden hortlatmak ve Türkiye’yi parçalama gayesi esas alınmıştır.

Mr. Recep Tayyip Erdoğan’ın görev aldığı Büyük Ortadoğu Projesi’nden, Büyük Kürdistan hayaline, Büyük İsrail Projesi (Arz-ı Mevud)dan, Megalo İdea’ya, Yeşil Kuşak Projesi’nden, Kültürel Mozaik saçmalığına kadar, tamamı, buram buram ihanet ve entrika kokan sözüm ona bu projeler birer ahmaklık dizinidir.

Milletlerarası arenada oynanan bu tiyatronun maddi alt yapısı ise AB adıyla oluşturulan yeni emperyalist bloğun oyunlarıyla örtüşmektedir.

Mevcut siyasi iktidar ve sözde muhalif parti AB hedefine şuursuz ve salyalar akıtan bir histeri nöbetiyle kilitlenmiş ve deli danalar gibi uçurumun kıyısına doğru koşmaktadadır.

Tahkim Yasası, İdamın kaldırılması, İkiz Yasalar, Eve Dönüş Yasası, Mahalli İdareler Yasası, Kamu Yönetimi Temel Yasası, Mahalli Dilde Yayın Düzenlemeleri, Apartmanlara İbadethane açılmasına izin verilmesi, Leyla Zana ve arkadaşlarının serbest bırakılmaları, Ruhban Okulu ve Ekümeniklik tartışması, Milli Eğitim Müfredatının değiştirilmesi ve nihayetinde yabancılara toprak satışının serbest bırakılması bu oyunun bir parçası.

Sistematik bir şekilde Türk’ü öz yurdundan kovma ve onu vatansızlaştırma projesinin ayaklarıdır.

Oysa ki vatan, Türk’ün yaşam gayesidir. Türk için vatan kuru bir toprak, toprak da onun için herhangi bir meta değildir. Vatan Türk’ün herşeyi ve tamamen kendisidir. Türk’ün yüksek tarihi vatan ve toprağın kutsallığına ilişkin destanlarla doludur.

Orta Asya’da Büyük Hun İmparatorluğu zayıflamış ve Çinliler karşısında zor durumda kalmıştır. Bunun sonucunda Çinlilerle bir barış anlaşması yapma gereği duyulmuştur.

Ancak Çinliler barış için Mete Kağan’a ağır şartlar öne sürmüşler, başta atı olmak üzere kendisine ait bütün özel şeylerini talep etmişlerdir. Mete Kağan hepsini birer birer vermiştir.

Sonunda Çinliler bununla da yetinmeyerek, sınırda küçük bir arazi parçasını talep ettiler. Burası hiç bir işe yaramayan kurak ve kumlu bir topraktı. Ancak bu duruma Mete Kağan son derece sert tepki göstererek, şöyle dedi;

“Benden ne istedinizse verdim. Atımı hatta evdeşimi bile verdim çünkü benimdir. Ancak bu toprak benim değil, milletimindir. O toprağı korumak için savaşır, bu uğurda canımı da seve seve veririm.”

Vatanın kuru bir toprak parçası olmadığına, onun Türk’ün namus saydığı. alınıp satılamadığı, değiş tokuş edilemeyeceği gerçeğine dair tarihi realitedir.

Ancak günümüzde Tapu ve Köy Kanunu’nda yapılan değişikliklerle, 19 Temmuz 2003 tarihli ve 25173 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 3.7.2004 tarih ve 4916 sayılı kanunda, yabancı ülkelerde o ülkelerin kanunlarına göre kurulan tüzel kişiliğe sahip ticaret şirketlerine de taşınmaz mal edinme hakkı tanınmış , Yabancı uyruklu gerçek kişilerin miras yoluyla taşınmaz mal edinmesinde karşılıklılık koşulu kaldırılmış, Sınırla ayni hakların (Yararlanma hakkı, çalışma hakkı, üst hakkı, ipotek hakkı v.b) tesis edilmesinde, karşılıklılık koşulu kaldırılmıştır.

Halbuki eski Tapu Kanunu’nda 29 Aralık 1934 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe giren 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun 35. maddesiyle; karşılıklılık kanuni sınırlamalara uyulmak kaydıyla sadece yabancı gerçek kişilere taşınmaz mal satın alma ve miras yoluyla edinme hakkı tanınmıştı.

Bu kanun; 30 hektardan büyük toprak alımına, yabancı tüzel kişilerin gayrimenkul alımına, askeri yasak bölgelerde toprak alımına, köy sınırlarında toprak alımına izin vermiyordu.

Şimdilerde, Türkiye üzerinde siyasi oyunlar peşinde olan her kesimin sınırsız bir serbesti içinde olduğu ülkemiz ayaklarımızın altından kayıp gitmektedir.

Yabancıların satın aldığı gayrimenkul adedi ve kapsadığı alan ürkütücü boyuttadır.

İstatistiki bilgilere göre en fazla satış Yunan uyruklulara yapılmıştır.

Yunan uyrukların aldıkları gayrimenkullerin yüzde 90’ı İstanbul, İzmir ve Bursa illerinde kilitlenmiştir.

“Türkleri Asya steplerine atalım, Avrasya’yı yeniden kilise yapalım” naralarıyla Bizans’ı hortlatmaya çalışanların, İstanbul surları içinde Ortodoks bir dini devlet kurma ideali tazeliğini korumaktadır.

Eski Bizans topraklarına sahip olma emeli, Megalo İdea Yunan ulusunun milli ülküsüdür. Yunanistan tarih boyu fırsatları değerlendirerek, topraklarını sürekli genişletmektedir. Ayrıca yunanistan’ın topraklarının %75′i savaşsız bir biçimde kağıt üzerinde oynanan oyunlarla alınmıştır.

Yakın geçmişte Yunan Başpiskoposu Hristadulos: “Bir gün mutlaka, Yunan halkı Küçük Asya’ya dönecektir.” demeciyle, nihai hedefi belirlerken, Patrik Bartholomeos, Yeni Roma’nın ve Konstantinapol’ün Başpiskoposu ve Evrensel Patriği ünvanını kullanmaktadır.

Ekümeniklik peşindeki Patrikhane, azınlık vakıflarının mal edinmesine imkan veren düzenlemeler, Ruhban okulunun açılması çabaları, Fener’i yeni bir Vatikan yapma arzularının göstergeleridir.

Fener Rum Patriği 1. Bartholomeos kendine bağlı 15 patriklik ve 12 Başpiskoposlukla “Ekümeniklik” iddiasını ısrarla sürdürmektedir.

“Ekümeniklik” iddiası Vatikan örneğinde olduğu gibi bağımsız bir din devletinin istikbalde olası varlığına dayanarak, Türk devletinin egemenlik hakkını tamamen ortadan kaldırmayı amaçlayan çok uluslu sinsi bir oyunun parçasıdır.

Bu bağlamda, Yeni Roma’yı gerçekleştirmenin en kolay yolu, tüm dünyadan akacak paralarla değeri ne olursa olsun, surlar içinde arsa ve binaların yabancı vakıflarca satın alınması olacaktır.

Yine tarihe başvurduğumuzda aşağı yukarı günümüz şartlarına yakın koşullarda cereyan eden olayların tanığı oluyoruz.

Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, 19 Mayıs 1901 tarihinde Sultan II. Abdulhamit’le yaptığı görüşmede, “Avrupa Borsasını ellerinde tutan Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün borçlarını ödemesi karşılığında Filistin topraklarının onlara verilmesini” içeren gizli bir teklifte bulundu. Ancak, bu teklif Sultan II. Abdulhamit tarafından “Vatanın bir karış toprağı bile satılık değildir” denilerek geri çevrildi. Ardından, “Duhuliye Nizamnameleri” ile Yahudilere toprak satışı tamamen yasaklandı.

Filistin, Osmanlı İmparatorluğu’nun elinden çıktıktan sonra, yerli halkın paranın cazibesine kapılarak topraklarını satması sonucunda o topraklarda bugünkü İsrail Devleti kuruldu.

  • Devlet kurmanın en kısa ve kestirme yolu, toprak satın alarak kurulacak siyasi otoriteye vatan oluşturma fikriyatıdır.

İsrail’in kurulmasıyla Fener’deki Ortodoks bir dini devletin izleyeceği yol ve yöntem benzer çizgiler taşımakta ve mevcut realite ile tamamen örtüşmektedir.

Yine eldeki istatistiki verilere dayanarak, sayıca en fazla satış Yunan uyruklulara yapılırken, yüzölçüm olarak genişlik Suriye uyruklulara aittir.

  • Ülkemizde yabancılara ait toplam alan 269.296 dönüm olup, bu alanın 241.451 dönümü Suriye uyruklulara aittir.

Suriye uyrukluların gayrimenkullerinde ağırlık ise Hatay ve Kilis illeri hudutları içindedir.

2003 yılında yabancılara toprak satışı serbest bırakılmasından sonra, Türkiye’nin Suriye ile sınır bölgesinde yer alan Hatay, Kilis ve Mardin vilayetlerinde Suriye’nin yönlendirdiği şahıslar geniş araziler satın aldılar.

Mülkiyet haklarının yanı sıra, yerel yönetimlere seçilme ve yerleşme haklarına sahip olan Suriye uyruklular, Hatay’ın etnik ve mülkiyet statüsünü değiştirecek hakları da elde ettiler.

Hatay vilayetinde 2088 yabancı (büyük çoğunluğu Suriyeli) 120.000 dönüm sulak tarım arazisi satın aldılar. Ki bu durum Hatay’ın kullanılabilir tarım arazilerinin %44’ünün el değiştirmesi anlamına geliyor.

Benzer bir durum Kilis ve Mardin için de söz konusudur. Kilis’ten 51.000 dönüm, Mardin’den de 50.000 dönüm arazi satın alarak hedef vilayetler Suriye uyrukluların hücumuna uğrayarak el değiştirmiştir.

Ağustos 2004 yılı verilerine göre yabancılara toprak satışı yasasının çıkmasından bir yıl gibi kısa bir zaman içinde, Çukurova’da 286 kişiye 3.146 dönüm arazi satılmıştır.

Bu rakam şimdilik kaydıyla Adana’nın kullanılabilir sulak tarım alanlarının %1’ini içermektedir. Ancak içlerinde kamufle olmuş Ermeni asıllıların da bulunduğu Suriye uyruklu 43 yabancının satın aldığı taşınmaz sayısı 82 olup, miktarı da 2.014 dönümdür.

Adana’daki taşınmaz satışlarında AB ve Alman yurttaşları miktarı küçük konutlar satın alırken, Fransız, Lübnan ve Suriye uyruklu yabancılar geniş tarım arazileri satın almaya yönelmişlerdir. İçlerinde önemli sayıda Ermeni sermayesi destekli olanlar vardır.

Avrupa Birliği’ne uyum çerçevesinde Türk hükümetinin yabancılara toprak satışını serbest bırakması, 1930’lu yıllarda çıkarılan “karşılıklılık” yasalarının yürürlükten kaldırılmasından sonra Suriye uyrukluların özellikle Türkiye’nin güney illerinde geniş topraklar satın almaya, yerleşmeye ve yönetimlerde görev almaya başlamaları gelecekte Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını tehlikeye sokacak gelişmelere, ardından muhtemel bir kaosa davetiye çıkartabilir.

Manidar olan, yabancılar özellikle Suriye uyruklu Araplar, Süryaniler ve Ermeniler “toprağa hücum edercesine saldırıya geçerek, sahip olurken” T.C. kimliği taşyan hiçbir yurttaşın buna karşı aynı ülkede, örneğin Suriye’de hiçbir arazi satın alma girişiminde bulunmamaları, gelecekte Türkiye’nin aleyhine olabilecek siyasi sorunları da gündeme taşımıştır.

En önemlisi Sevr Anlaşması sonrasında “Büyük Suriye” sınırları içerisinde gösterilen Hatay ve İskenderun’dan sonra Kilis ve Mardin için de Suriye’nin düşürücü yumruğuyla Türkiye’yi abondone etmesidir. Bu bağlamda bir iddiaya göre; 20 Ekim 1921 tarihinde Fransa ile yapılan Ankara Antlaşmasının ve 23 Temmuz 1930 tarihinde imzalanan Hatay Antlaşmasının gizli maddelerine göre 99 yıl sonra; yani 2039’da Hatay’da yeni bir plebisit (halk oylaması-referandum) yapılacak. Bu duruma göre hak iddia edilen toprakların mülkiyetlerinin el değiştirilmesi ve yerel idareler bazında Suriye yurttaşlarının örgütlü çoğunluğu hedeflenen yöndeki geleceğe hizmet etmektedir.

Yunanlıların Türkiye’nin özellikle batısına, Arapların ise Güney’e yönelik ilgileri salt toprak talebi ve gayrimenkul alımıyla sınırlı kalmamış, kentlerin etnik statüleriyle de oynayarak kimlik değişimini gündeme taşımıştır.

İhanet derecesindeki gaflet ülkemiz üzerinde kol gezmektedir. Yüzbinlerce şehidin kanı ve canı pahasına vatan yapılmış olan bu toprakların karşılığı para olamaz. Zira vatan namustur, namusa ise parayla bedel ölçülemez.

Sultan Abdülaziz’le birlikte Paris’te bulunan Keçecizade Fuat Paşa’ya III. Napolyon, “Girit’i kaça verirsiniz?” diye sorduğunda Fuat Paşa’nın cevabı kısa ve net oldu. “Aldığımız fiata”. Ünlü şairimiz Mehmet Akif Ersoy, bu günleri görmüşçesine kaleme aldığı İstiklal Marşımızın şu kıtasında her şeyi anlatıyor olsa gerek:

Bastığın yereleri toprak diyerek geçme tanı
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı
Sen şehid oğlusun incitme yazıktır atanı
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı

Yazı kategorisi: Aldatma ve Karalama Partisi, Avrupa Birliği Devleti, Genel, PKK ve Kürdistan Meselesi, Yabancılara Toprak Satışı | 17 Yorum »

Işık Evlerinde Uygulanan Prosedür ve Yemin Metni

Yazan: vatanhainleri Mayıs 29, 2007

Nurettin Veren bir dönem Fetullah Gülen cematine en yakın kişilerden biriydi. Nurettin Veren Fetullah Gülen cemaatinin iç yüzünü medyaya açıklamak istedi, medyamız yayınlamadı. Biz de Nurettin Veren‘in Nisan 2007′de Siyah Beyaz Yayınlarından çıkan ”Kuşatma -  ABD’nin Truva Atı Fethullah Gülen” adlı eserinden sizlere alıntı yapıyoruz

“Işık Evleri, belli bir disiplin içinde namaz kılan, içki ve sigara içilmeyen, Risale-i Nur okunan evlerdi. Hatta, Fethullah Gülen’in kendisi de haftada bir defa gelip Risale-i nur okuyordu evlerde.

Gülen, bir süre sonra, bu evlerin disiplini için bizi yemin etmeye çağırdı.

“Bakın bu, ciddi bir iştir. Bugün beş-on ev olabilir ama ileride sayı artabilir.” dedi.

18 maddelik kuralları kağıda kendisi yazmıştı. Bunun yanında yemin metni hazırladı. Yemin edenler, hazırlanan prensiplere uymakla mükellef olacaktı.”

Şimdi sizlere Fethullah Gülen’in yazdığı ve Işık Evlerinde uygulanan “18 maddelik prosedürü” ve “yemin metnini” açıklıyorum:

  1. Finansman kaynaklarının tekele verilmesi, şahsi tasarruflar yapılmaması;
  2. Finansman kaynaklarının derneğe verilmesi;
  3. Lüksten kaçınmak, israf yapmamak;
  4. Dershanelere nezaret eden arkadaşlar, evde kalanlara her türlü adap ve edep kaidelerini öğretecek;
  5. Şahsi işlerimizi dahi görüşüp kararın varıldığı istikamette işleri yapmak;
  6. Dahilde ve hariçte kim vazifelendirilirse o vazifeye o gidecek, başkası o işe karışmayacak;
  7. Herkesin nereye, ne zaman gideceği bir sisteme bağlı olarak yürütülecek (dışarıya gitmeler, içteki ziyaretler) ;
  8. Kusurlarını birbirine hatırlatmak için kardeş edinme;
  9. Bu kadroyu etrafa empoze etme, kuvvet kazandırma, çok kuvvetlı gösterme (içte ve dışta olacak) ;
  10. Arkadaşların birbirlerini kabul ettirmesi ve ittifak ettikleri o mevzuda aynı şeyleri söylemesi;
  11. On beş günde bir, bir araya gelip arıza ve pürüzlere bakılması (pazar günü ikindi-akşam arası) ;
  12. Bilumum dışarıya giden arkadaşların tenkidinin 15 günlük toplantıda görüşülmesi;
  13. Acil durumlarda o mevzu ile alakalı olan arkadaş toplantı gününü beklemeksizin Hocaefendi’ye duyurabilir;
  14. Şeriat fikrinin müdafii olma, Risale-i Nur ve Üstadı şeria- ta muvafık şekliyle arzetme, Tesbihat ve evrad-ı ezkara ehemmiyet verme, bunların büyüklüğünü anlatma;
  15. Karara bağlanan bir şeyin hiçbir zaman aleyhinde bulunmama (ima ihsas yoluyla dahi olsa). Aksine fikir olursa hakk-ı hayat tanımama;
  16. Her arkadaşın resmi, gayriresmi bir işinin olmasına ihtima;
  17. İstişareden sonra fikir beyan etmeme, alınan kararları infaz etme. İstişareyi kimlerle yapacağını bitme (Ashab-ı rey);
  18. Kendi kardeşlerimize hakta öncelik tanıma. Bir kardeşin aleyhinde söylenecek söz vs’de onu müdaafa, söyleyeni de toplu olarak istintaka tutma, şiddetle bu iftirayı reddetme.
    Not: Bu şartlardan birine riayet etmeyen kendi kendini azletmiş olacak, talebe durumuna düşecek. Bu kadro evdekilerden ve halktan gizli tutulacak, kimse bilmeyecek.”

Yemin Metni

  • Gücüm yettiği kadar Kur’an’ı (bu orijinal metinde Fethullah Gülen’e idi. Sonra tepki çeker, uygun olmaz görüşü ile Kur’an olarak değiştirildi) hayatıma gaye edineceğime;
  • Kardeşlerime karşı sadakat izinde bulunacağıma
  • Halkın ve talebe arkadaşların izzet ve onurlarını izzetim ve onurum kadar yükseltmeye çalışacağıma;
  • Kusurlarımın hatırlatılması karşısında memnuniyet ihzar ede
  • Dahilden ve hariçten gelen bilumum taarruz ve tenkidleri nefsime yapılmış gibi red edeceğime, bilumum karar listesindeki esaslara riayette bulunacağıma
  • Hizmet adına uhdeme aldığım vazifeleri veya kararla bana tahmil edilen mükellefiyetleri itirazsız yerine getirmeye çalışacağıma;
  • Kur’an’a (bu orijinal metinde Fethullah Gülen’e iken, sonradan değiştirilmiştir) sadakatten hiçbir surette ayrılmayacağıma;
  • Münferid hareket edip bu kararlara muhalif davrandığım an ihtiyarımla bu kadrodan kendimi iskat edip herhangi bir talebe gibi dershanede gibi vazifeme devam edeceğime;
  • VALLAH-BİLLAH kasemleriyle yemin ediyor ve bu yeminin La Yenkatı olmasına CENAB-I HAKKI istişhadda bulunuyorum

Yazı kategorisi: Din Tüccarları, Fettoş Gülen, Radikal İslam Hareketleri | 27 Yorum »

ABDullah Gül’ün İhanet Belgesi

Yazan: vatanhainleri Mayıs 26, 2007

Elimde bir belge var… AKP ve yandaşlarının duruma ne tepki vereceğini merak ediyorum. Değerli Atatürkçü ve Vatan sever evlatların ise ateş püsküreceğini tahmin edebiliyorum…

Nedir bu belge?

ABDullah Gül’ün ABD dış işleri ile yaptığı gizli anlaşma… Aslında buna bir anlaşma yerine ABDullah Gül’ün ABD’ye Hizmet Sözleşmesi  de diyebiliriz…

Belge İşçi Partisi’nin 30 Nisan 2007′de Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığı suç duyurusu ile kamuya intikal etmiştir.

İşte o hain belge:

“Abdullah Gül hakkında suç duyurusu:
30 Nisan 2007

Cumhuriyet Başsavcıliığ’na
Ankara

Konu: Abdullah Gul hakkında suç duyurusudur.

Açıklamalar :

ABD ile 2 sayfa 9 maddelik gizli anlaşma

Halen Dışişleri Bakanliği gorevini yürütmekte olan Abdullah Gül, 2 Nisan 2003 günü ABD Dışişleri Bakanı Powell ile Ankara’da “2 sayfa 9 maddelik gizli bir plan yaptığını” itiraf etmiştir. Bu gizli anlaşmanın yapılmasından bir buçuk ay sonra Vatan gazetesi yazarı Sedat Sertoglu’na yaptığı açıklamada şunları söylemiştir:

“Ben bu gezileri yapmadan önce şimdi senin oturdugun koltukta (eliyle koltugu vurdu) ABD Dışisleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalik 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki…Powell Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var” (Ek 1 – Vatan, 24 Mayis 2005).

Ekte sunulu bu açıklama, dikkatle incelendiği zaman görülebileceği gibi, şikâyet edilen Abdullah Gül aynı görüşmede ABD’nin komşumuz Irak’ı işgalini desteklemekte ve Müslüman milletlerin yaşadığı ülkelere karşı ABD saldirganlığının hizmetinde olduğunu belirtmektedir. Aralarında ulkemizin de bulunduğu “Ortadoğu’daki bütün rejimlerin değişeceğini” söylemektedir.

Gizli anlaşmanin içeriği

Abdullah Gül’un bağışlayıp itiraf ettiği 2 sayfa 9 maddelik “Gizli Plan”ın ayrıntıları şöyledir:

1. Türk askeri Irak’ın kuzeyinden çekilecek, sınır harekâtlarına son verilecek ve PKK’ya askeri harekât için ABD’den izin alınacak: Irak’ın kuzeyinde bulunan bütün Türk birlikleri ve Türk ordusuna baglı özel kuvvetler, Türkiye sınırları içine çekilecek. Türk ordusu bundan boyle hangi gerekçeyle olursa olsun, sınır ötesi harekâtta bulunmayacak. PKK/KADEK’in Türkiye egemenlik alanı dışında takip ve bastırılması harekâtlarına son verilecek. Ayrıca PKK/KADEK’e karşı Türkiye Devletinin egemenlik alanı içinde yapılacak askeri harekâtlar için ABD askeri makamlarına bilgi verilecek.

2. Türkiye’ye ambargo ve askerî yaptırım tehdidi: Eğer Türk Silahli Kuvvetleri, PKK/KADEK’e karşı ABD askeri makamlarına bilgi vermeden ve izin almadan harekât yapacak olursa, ABD hukumeti, Kürt halkına karşı şiddet kullanıldığı ve soykırım uygulandığı çerçevesi içinde uyarıda bulunma hakkını kullanabilecek. Bu durumda ABD gerekli gördüğü ambargo ve silahlı mudahale gibi siyasal ve askerî yaptırımları sakli tutacak.

3. ABD’nin İran ve Ortadogu harekâtlarına aktif destek ve katılım: Türkiye, ABD’nin İran’a ve diğer Ortadogu ülkelerine karşı uygulayacağı sınırlı askerî harekâtlara, ABD’nin talep etmesi halinde şartsız olarak üs ve taşıma kolaylıkları sağlayacak, askerî birlik verecek. Türk birliklerinin üst komuta yetkisi, ABD komutanlığında olacak.

4. Türk ordusunun asker ve silah gücünde indirim: Türk ordusunun asker sayısı ve silah kuvveti, ABD’nin uygun buldugu sayı ve kabiliyete indirilecek. Özellikle tank ve ağır silahlarin miktarı düşürülecek, savaş uçağı sayısı sınırlanacak. Bütün silah ve cephane bundan sonra ağırlıklı olarak kısa menzilli taktik savunma kavramına (belgede “konsept” deniyor) göre ayarlanacak. Türkiye’de bulunan ABD ve NATO irtibat subaylarının gorev alanları ve yetkileri genişletilecek.

5. Irak’ın kuzeyinde kurulan kukla devlet Türkiye tarafından resmen tanınacak: Irak’ın kuzeyinde kurulmuş olan ve sözümona “Kürdistan” adı verilen kukla devlet, resmen ilan edildikten sonra, Türkiye tarafından da resmen tanınacak. Türk devletinin kukla devletin kuruluşunu “savaş nedeni” sayan Millî Guvenlik Siyaset Belgesi ve bu yöndeki politika ve kararları kaldırılacak. (Kuzey Irak -”Kürdistan” sınırları içinde kalacak olan ve özellikle Kerkük, Musul ve Süleymaniye’deki Türkmenler, ABD tarafından güvenli bir şekilde başta Bağdat ve diğer Güney Irak şehirlerine nakledilecek. ABD yetkilileri göç edecek olan tüm Türkmenlere iş olanakları sağlayacak).

6. PKK/KADEK elemanlarına geniş kapsamlı af ve PKK’nın yasallaştırılması: Abdullah Öcalan ve diğer dört lideri dışında bütün PKK/KADEK yonetici ve elemanlarına genis kapsamlı af çıkarılacak. Etnik grupların yasal siyasete katılmaları önündeki bütün yasal kısıtlamalar ve engeller kaldırılacak. Af yasasıyla bağlantılı olarak PKK/KADEK’e yasal siyaset düzleminde yer alma olanağı sağlanacak,
hapiste veya dağda bulunan yöneticilerin siyasal mücadeleye katılmalari için gerekli hukukî ve siyasal önlemler alınacak ve uygulanacak.

7. Güneydoğu belediyelerine özerklik ve federasyona geçiş: Kamu Reformu Yasası ve yeni Yerel Yonetim Yasaları hızla çıkartılarak, Türkiye’deki Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı şehir ve kasabaların belediyelerinin özerkleşmesi süreci kararlı olarak yürütülecek. Türkiye, dört yıl içinde uygulanacak bir planla, üniter devlet yapısını terk ederek, federasyona gececek.

8. Kıbrıs’ta Denktaş devre dışı bırakılacak, Annan Planı küçük değişikliklerle uygulanacak ve Ege’de Yunanistan’ın taleplerine esnek tavır alınacak: KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, “Arafat modeli”
denen uygulamayla devre dişi bırakılarak, Kıbrıs’ta Annan Planı bazı küçük değişikliklerle hayata geçirilecek. Ege kıta sahanlığı konusunda Türkiye, Yunan doktrinine daha esnek davranacak, Türk jetlerinin uçus alanı daraltılacak, sık sık ortaya çıkan “it dalaşi” sorunu Yunanistan rahatsız edilmeden çözülecek.

9. Ermenistan’a yönelik kısıtlamaların kaldırılması: Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkileri normalleştirilecek ve iyileştirilecek. Sınır ticaretinde Ermeniler lehine düzenlemeler yapılacak. Ermenilerin Türkiye’ye gezilerindeki bazı kısıtlamalar kaldırılacak.

Gizli anlaşmanın uygulanması

Bu gizli anlaşma, İşçi Partisi Genel Baskanı Doğu Perinçek tarafından, 13 Temmuz 2003 günü açıklanmış ve 16 Temmuz 2003 tarihinde bütün milletvekillerine ayrı ayrı gönderilen mektupla bildirilmişti (Ek 2).

Aradan geçen süreçte, o tarihte açıklanan bu gizli anlaşmanın maddelerinin uygulanmış ya da uygulanmakta olduğunu görüyoruz:

1. Türk askeri Irak’ın kuzeyinden çekilecek, sınır harekâtlarına son verilecek ve PKK’ya askerî harekât için ABD’den izin alınacak: Türk askeri Kuzey Irak’tan çekildi. Sınır harekâtlarına son verildi. Ve izin alinamadiği için operasyon yapılamıyor.

2. Türkiye’ye ambargo ve askerî yaptırım tehdidi: Türk askerinin başına çuval geçirildi.

3. ABD’nin İran ve Ortadoğu harekâtlarına aktif destek ve katılım: ABD ve AKP iktidarı, işbirliği halinde, bu desteği sağlamak için Türk Ordusuna Şemdinli olayından bu yana operasyonlar yürütüyor.

4. Türk ordusunun asker ve silah gücünde indirim: İndirim tasarıları sık sık gündeme getiriliyor.

5. Irak’ın kuzeyinde kurulan kukla devlet Türkiye tarafından resmen tanınacak: Resmen tanınması için ortam oluşturuluyor. Barzani- Talabani’nin durup durup küstah açıklamalar vermesi, Diyarbakır Belediyesi Başkanı Osman Baydemir’in Devlet’e meydan okuması ve özerklik istiyoruz açıklamaları…

6. PKK/KADEK elemanlarına genis kapsamlı af ve PKK’nın yasallaştırılması: Hazırlıklar yapılıyor. “Eve Dönüş Yasasi” ile ilk uygulaması yapılmaya çalışıldı.

7. Güneydoğu belediyelerine özerklik ve federasyona geçiş: Kamu Reformu ve Yerel Yönetim Yasaları ile belediyeler özerkleştiriliyor. Federasyon hazırlanıyor. Güneydoğu Belediyeler Birliği, AB fonlarından ve AB ülkelerinden doğrudan para alıyor, doğrudan ilişki kuruyor. Bunun yasal dayanağı olarak “İkiz Sözleşmeler” Meclisten geçirildi. Ayrıca konuyla alakasız tavuklar çıkıp (Kenan Evren gibi), eyalet olsun diye çığırıyorlar…

8. Kıbrıs’ta Denktaş devre dışı bırakılacak, Annan Planı küçük değişIkliklerle uygulanacak ve Ege’de Yunanistan’ın taleplerine esnek tavır alınacak: Denktaş devre dışı bırakıldı. Annan Planına teslim olundu. Ege’de esnemeler başladı. Onay verilen AB Müzakere Çerçeve Belgesi ile Türkiye’nin bazı sınırlarının “ihtilafli” olduğu kabul edilerek bu “sınır ihtilaflari”nın ve “ihtilaflar” kapsamında Ege sorununun Lahey Adalet Divanı’na götürülmesinin önü açıldı.

9. Ermenistan’a yönelik kısıtlamaların kaldırılması: Hazırlıklar gündemde. Ermenistan hava koridoru açılarak 70 bin Ermenistan vatandaşının Türkiye’de kaçak çalışmasının önü açıldı. Ayrıca benim son aldığım istihbarata göre Ermesintan Sınırı gizli olarak açılmış ve çok az da olsa bir ticaret başlamıştır.

Şikâyet edilen Abdullah Gül açısından ABD ile yapılan bir “hizmet sözleşmesi” kabul edilebilecek bu “Gizli Plan”, ABD’nin Müslüman halkların yaşadığı 24 ülkeyi bölen Büyük Ortadoğu Projesi’nin Türkiye ayağını oluşturmaktadır.

İşlenen suçlar: Devletin güvenliğine karşı suçlar

Abdullah Gül’ün özetlenen bu girişimleri, Türk Ceza Kanunu’nun “Devletin güvenliğine karşı suçlar” bölümünde yer alan eylemlere denk düşmektedir.

TCK’nun 302. maddesi: Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak

Şikayet edilenin bu eylemi;

  • Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak,
  • Devletin bağımsızlığını zayıflatmak,
  • Devletin birliğini bozmak,
  • Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yonelik fiillerde bulunmak suçlarını oluşturmaktadır.

Türk Ceza Kanunu’nun 302. maddesinde düzenlenen bu eylemin yaptırımı “ağırlaştırılmış müebbet hapis” olarak belirlenmiştir.

Bu suçun oluşabilmesi için öngörülen amaçların gerçekleşmiş olması gerekmemektedir. Buna teşebbus edilmesi, bu amaca yönelik eylemlerden birinin işlenmiş bulunması yeterlidir.

Şikâyet edilen Abdullah Gül fiili işlediği tarihte hükümet mensubudur,
Dışişleri Bakanlığı görevini yürütmektedir. İşbirliği yaptığı Başbakan ve diğer hükümet üyeleri ile birlikte, bulundukları konum itibariyle maddede yazılı hedefleri gerçekleştirmeye elverişli olanaklara sahiptirler.

TCK’nın 304. maddesi: Devlete karşı savaşa tahrik

Abdullah Gül’ün bu eylemi Türk Ceza Kanunu’nun 304. maddesinde düzenlenen “Devlete Karşı Savaşa Tahrik” fiilinin unsurlarını da taşımaktadır. Anılan maddeye göre;

“Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı savaş açması veya hasmane hareketlerde bulunması için yabancı devlet yetkililerini tahrik eden veya bu amaca yönelik olarak yabancı devlet yetkilileri ile ibirliği yapan kişi, on yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”.

Nitekim, 17 Temmuz 2003′te Filistin Dışişleri Bakanı Nebil Saat ile görüşen Abdullah Gül, Amerika ziyaretini açıklamaya çalışırken, 2 Nisan 2003′te Powell ile yaptığı anlaşmaya ilişkin önemli bir ayrıntıyı da itiraf etmiştir. Açıklama şöyledir:

“Tezkerenin reddinden sonra Powell’in Türkiye’ye yaptığı ziyarette bölgede yapılması gerekenleri beraber kararlaştırdık.”

13 Mart 2006 günü AKP’nin Kızılcahamam toplantısında milletvekillerine verilen brifingde konuşan Abdullah Gül;

“Biz İran’ın nükleer programıyla ilgili olarak BOP kapsamında ABD ile birlikte hareket edeceğiz. Amacımız İslam ülkelerine özgürlük ve demokrasi getirmek” demiştir.

Görüldüğü gibi, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 24 ülkenin haritasını yeniden çizmek amacını güden Büyük Ortadoğu Projesi’nde görev aldıklarını açıkça itiraf etmiştir. ABD tarafından NATO toplantılarında duvarlara yansıtılan ve Türkiye’yi bölünmüş olarak gösteren bu BOP haritasının oluşturulmasında ABD ile birlikte hareket ettiklerini şöyle açıklamıştır:

“ABD ile ilişkilerimiz önemlidir. Dünyanın süper gücnün gündem maddeleri bizim de gündem maddelerimizdir. Aramızdaki işbirliğinin stratejik boyutta olmasının anlamı, bu meselelerde ulaşılması gereken hedeflere ilişkin görüşlerimizin örtüşmesidir” (19 Ocak 2007).

Şikâyet edilen Abdullah Gül’ün bu eylemi hem Türkiye’nin hem de komşu devletlerin toprak bütünlüğüne karşı yabancı ile anlaşmaktır. Yaptığı gizli anlaşma ile “ABD’nin İran’a ve diğer Ortadoğu ülkelerine karşı uygulayacağı sınırlı askeri harekâtlara, ABD’nin talep etmesi halinde şartsız olarak üs ve taşıma kolaylıkları sağlamak, askeri birlik vermek” taahhüdünde bulunmuştur.

Kamuoyu önünde verilen bu sözlerde ifadesini bulan ABD ile Ortadoğu’da askeri işbirliğinin başka bir anlamı yoktur. Çünkü ABD, İran ve Suriye’ye karşı düşmanca niyetleri açıklamış bulunmaktadır.

Atili suçun oluşması için belirtilen maksatla, yabancı ile anlaşmak yeterli olup, savaşın gerçekleşmiş bulunması gerekmez. Bu amaca yönelik, savaşı tahrik edebilecek nitelikte her türlü faaliyet yeterli görülmüştür.

TCK’nın 309. maddesi: Anayasayı ihlâl

Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesinde; “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar” hükmü yer almaktadır.

Anayasa’nın “Başlangıç” bölümünde ve ilk maddelerinde Anayasal düzen tanımlanmıştır. Buna göre, millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olması, devletin milleti ve ülkesi ile bölünmez bütünlüğü, Anayasal düzenin temel ilkeleri arasındadır.

Maddede, maddi unsur olarak “teşebbus edenler” ibaresi kullanılmış olduğundan Anayasa’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye, Anayasa’nın hükümlerine aykırı ve Anayasa’nın müsaade etmediği bir usulle icraya başlama cezalandırma için yeterlidir. Çünkü, 309. maddede tanımlanan suç tehlike suçudur. Bu suç idare edilenler tarafından işlenebileceği gibi, kullanılan vasıtanın neticeyi elde etmeye elverişli olup olmaması açısından daha çok idare edenler tarafından işlenmeye elverişlidir.

Şikâyet edilenin ABD ile yaptığı bu gizli anlaşmanın içeriği incelendigi zaman Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesinde korunan Anayasal duzenin en temel kurum ve niteliklerini cebren ortadan kaldırma ve değiştirme suçunun oluştuğu görülür.

TCK’nın 311 maddesi: Yasama organına karşı suç

Öte yandan bu gizli anlaşmayı kararlaştıran ve uygulamaya başlayanlar, yasama organına ait yetkileri kullanarak “Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya” da teşebbus etmiş olmaktadırlar. “Yasama Organına Karşı Suç”un düzenlendiği Türk Ceza Kanunu’nun 311. maddesinde; “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbus edenler ağırlaştırılmıs müebbet hapis cezasıyla cezalandırılırlar” denilmektedir.

Anayasa’nın 90. maddesine göre; “Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır”. Abdullah Gül’ün ABD ile yaptığı bu “andlaşma” ne Hükümetin ne TBMM’nin ne de Cumhurbaşkanı’nın bilgisine ve imzasına sunulmuştur. Böylece ABD’ye verilen ve fiilen uygulanan taahhütlerle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkileri gasp edilmiş, görevlerini yapması engellenmiştir.

Yine Anayasa’nın 92. maddesine göre; “milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali ilanına” ve “yabancı silahli kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir”. ABD ile yapılan bu anlaşmada “ABD’nin İran’a ve diğer Ortadoğu ülkelerine karşı uygulayacağı sınırlı askeri harekâtlara, ABD’nin talep etmesi halinde şartsiz olarak üs ve taşıma kolaylıkları sağlamak, askeri birlik vermek” taahhudünde bulunulmakla, doğrudan kendisinin yetki ve sorumluluğunda olan bu gibi temel konularda TBMM devre dışı bırakılmaya çalışılmıştır.

Abdullah Gül bu suçları, kendisinin ABD’nin Büyük Ortadoıu Projesinde “eşbaşkan” olarak görevli olduğunu açıkça kabul eden, Dıyarbakır’ı İrak’ın kuzeyinde oluşturulan “Kukla Devlet”in merkezi yapacaklarını ilan eden Recep Tayip Erdogan ve arkadaşlarıyla birlikte ve dayanışma içinde işlemiştir.

TCK’nın 316. maddesi: Suç için anlaşma

Türk Ceza Kanunu’nun 316. maddesinde; bu “suçlardan herhangi birini elverişli vasıtalarla işlemek üzere iki veya daha fazla kişi, maddi olgularla belirlenen bir biçimde anlasırlarsa, suçların ağırlık derecesine göre” ayrıca “üc yıldan oniki yıla kadar hapis cezası” verileceği öngörülmüştür. Şikâyet edilen hakkında bu hükmün de uygulanması gerekir.

Eylem Anayasa’nın 14. maddesi kapsamındadır ve “Vatana İhanet” suçunu oluşturur

Anayasa’nın 148. maddesı, bu suçları işleyen hükümet mensuplarının “Yüce Divan” sıfatıyla Anayasa Mahkemesı’nde yargılanmalarını öngörmektedir. Ancak, bu yargılamanın yapılabılmesı için öncelikle 100. madde uyarınca “Meclis soruşturması” yapılması gerekmektedir.

Anayasa’nın “Yasama Dokunulmazlığı”na ilişkin 83. maddesinde; suç işlediği ileri sürülen bir milletvekilinin meclis kararı olmadıkça “tutulamayacagı”, “sorguya çekilemeyeceği”, “tutuklanamayacağı” ve “yargılanamayacağı” öngörölmüştür. Ancak, bu hüküm, “adli soruşturmanın başlatılmasına” engel değildir.

Bu nedenle, Cumhuriyet adna yetkili bulunan Savcılığnız, şikâyet olunan Abdullah Gül hakknda TBMM Başkanlığı’na yazı yazarak Anayasa’nın 103. maddesine göre soruşturma açılmasını istemeli ve şikâyet olunan Abdullah Gül hakkında adlı soruşturma başlatarak yine TBMM Başkanlığı’ndan dokunulmazlığının kaldırılmasını ve Meclis soruşturması yapılmasnı talep etmelidir.

Şikâyet olunan Abdullah Gül’ün eylemleri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı, demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı hedeflediğinden Anayasa’nın 14. maddesi kapsamındadır.

Bugün adli soruşturmaya başlanmış olması, en azından ileride failin cezalandırılabilmesi için önemlidir. Çünkü, “Yasama Dokunulmazlığı”nın düzenlendiği 83. maddeye göre “seçimden önce soruşturmasına başlanmış olmak kaydıyla Anayasa’nın 14. maddesindeki durumlar bu hükmün disindadir”. Bu yasama döneminin sonunda dokunulmazlığı kalkacağından yeniden milletvekili seçilse dahi mazbatasını alıp yemin edinceye kadar geçecek sürede açılmış soruşturma sürdürülebilecek, gelecek yasama döneminde anılan hüküm nedeniyle atılı suç Anayasa’nın 14. maddesi kapsamında olduğundan yasama dokunulmazlığından yararlanamayacaktır.

Talep:

Şikâyet edilen Abdullah Gül’ün, Anayasal tanımıyla “vatana ihanet” suçunu oluşturan bu eylemleri nedeniyle soruturma başlatılmasını, soruşturmann sonuçlandırılıp cezalandırılabilmesi için TBMM Başkanlığı’na gerekli başvuruda bulunulmasını dileriz.

Saygılarımızla.
Nusret Senem
Işçi Partisi
Genel Sekreteri”

Bir ihanet daha gün ışığına çıkarılmış oldu…..

Yazı kategorisi: Abdullah Gül, Aldatma ve Karalama Partisi | 49 Yorum »

Laiklik elden gidecekmiş…

Yazan: vatanhainleri Mayıs 26, 2007

Sadece Atatürk’ün laiklik tanımını sizlere aktarmak istiyorum:

Meclisin ilk zamanlarında , zamanın önde gelen din adamlarından biri

“Beyler bir laikliktir gidiyor.afedersiniz ben bu laiklik nedir anlamıyorum”

der. Bunun üzerine meclis başkanlığı yapan Atatürk dayanamaz ve elini masaya vurarak :

“Laiklik adam olmaktır hocam , ADAM OLMAK!! ”

der.

Peki Tayyip ne diyor???

 Ben “Laik değilim”

Şimdi bize kalıyor birleştimek… Laiklik adam olmaksa, Tayyip’te “Laik değilse…”

Gerisini siz getirin…

Yazı kategorisi: Aldatma ve Karalama Partisi, Görüntüler, Recep Tayyip Erdoğan | 13 Yorum »

Devrimci Halk Kurtuluş Partisi (DHKP/C)

Yazan: vatanhainleri Mayıs 23, 2007

Sevgili Atatürkçüler,

Her gün değişik yazılar ile sizleri bilinçlendirmeyi ülkenin ne gibi tehlikeler altında olduğunu ve daha önce ne tehlikeler atlattığını sizlere anlatıyoruz.

Bu yazımızla da Atatürk ilkeleri’nin temelini oluşturan Cumhuriyet rejiminin yerine Sosyalizm ya da Komünizm rejimi getirmeye çalışanların maskelerini düşürmeye çalışacağız.

Bildiğiniz üzere Atatürkçülük Komünizm ya da Sosyalizm değildir. Devletimizin yönetim şekli de Cumhuriyet’tir. Cumhuriyet rejimini yıkıp yerine başka düzenler kurmayı amaçlayanlar sadece irticai faaliyet içersinde olan şeriatçılar gibileri değildir. Kömünizm ya da erken rejimi olan Sosyalizm de Cumhuriyet rejimimizin yerine kurulmak istenen bir rejimdir.

Oysa daha o günler de Komünizm’i bilinçli şekilde reddeden Atatürk yeni Türk Devleti’nin yönetim şeklini “Cumhuriyet” olarak belirlemiştir.

İşte böylece TCK’nın “anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye çalışmak” içerikli maddesinin uygulanacağı örgütler sadece şeriat yandaşları değil Komünizm ve Sosyalizm yandaşlarıdır da…

Şimdi DHKP/C hkkında bilgi vermeye çalışalım…

DHKP/C terör örgütü 30 Mart-09 Mayıs 1994 tarihleri arasında Suriye’nin başkenti Şam’da kurulmuştur. Sözde parti tüzüğünde kuruluş tarihi olarak 30 Mart 1994 gösterilmektedir.

                 Terör Örgütünün kurucusu Dursun Karataş

Bu arada size bu zat hakkında daha detaylı bilgi vermek istiyorum;

Gençlik yıllarında Devrimci Yol hareketi ve Dev-Genç örgütü içinde yer aldı. Dursun Karataş 1978 yılında Devrimci Yol’dan ayrılarak İstanbul Teknik Üniversitesi Derneği’nde Devrimci Sol fraksiyonunu kurdu. Örgüt, o dönemde eski başbakan Nihat Erim ve MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ı öldürdü. 12 Eylül harekatından sonra 30 Eylül 1980 tarihinde yakalandı. 3 Kasım 1980’de tutuklandı. 9 yıl cezaevinde kaldı. Bu süre içinde örgütü cezaevinden yönetti. 25 Ekim 1989’da Bayrampaşa Cezaevi’nden firar etti. Örgüt 1994 yılında siyasi temeli olan Mahir Çayan liderliğindeki THKP-C’den esinlenerek DHKP-C (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi ve Cephesi) adını aldı. Dursun Kartaş 9 Eylül 1994 tarihinde Fransa’da yakalandı. 4 ay cezaevinde kaldıktan sonra 26 Ocak 1995 tarihinde tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Kurulduktan sonra Devrimci Halk Kurtuluş Partisi (DHKP) ve Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi (DHKC) adı altında,  özellikle şehirlerde aralarında üst düzey TSK mensubu, başbakan, bakan, bürokrat, üst düzey emniyet yetkilisi, MİT mensubu, iş adamı ile birçok vatandaşın öldürülmesi eylemlerini gerçekleştirmiştir.

Faaliyetlerini legal ve illegal olarak iki ana bölüme ayıran DHKP/C terör örgütü, illegal alandaki faaliyetlerini cephe (DHKC) ve parti (DHKP) olarak yürütmektedir. Cephe faaliyeti adı altında silahlı propaganda faaliyetleri yürüten örgüt bu amaçla 1980 öncesinde “Faşist Teröre Karşı Silahlı Mücadele Birlikleri (FTKSMB)”, 1980 sonrasında “Silahlı Devrim Birlikleri (SDB)”, 1994’ den sonra ise “Silahlı Propaganda Birlikleri (SPB)” ve buna bağlı olarak “Kır ve Şehir SPB” adı altında bir yapılanmaya gitmiştir. Ayrıca son dönemlerde örgütün silahlı kanadı SPB’leri haricinde ve farklı bir yapıya sahip özellikle şehir merkezlerinde faaliyet göstermek üzere “Milis Örgütlenmesi” adı altında yeni bir yapılanmayı hayata geçirmiştir.

Legal alandaki faaliyetlerini ise örgütün görüşleri doğrultusunda oluşturulan basın-yayın, kültür merkezleri, çeşitli dernek ve demokratik kitle örgütleri vasıtasıyla gerek örgüt propagandası yaparak, gerekse gündemde olan konuları istismar etmek suretiyle yürütmektedir.

DHKP/C terör örgütü MDD Stratejisine bağlı olarak, uzun süreli bir halk savaşı ile iktidarın ele geçirilmesinde silahlı propagandayı temel, öteki politik ve ekonomik mücadele biçimlerini, bu temel biçime bağlı olarak ele alan “POLİTİKLEŞMİŞ ASKERİ SAVAŞ STRATEJİSİ (PASS)” ni uygulamaya çalışmaktadır .

DHKP/C ‘ye göre PASS iki aşamadan geçerek tamamlanacaktır. Buna göre;

  • Birinci Aşama; Kitleleri politize ederek savaşa dahil etmek için silahlı propagandayı temel alıp düzenli ordular aşamasına kadar sürecek olan “Öncü Savaşı” sürecidir.

Örgüte göre “Öncü Savaşı” aşamasından geçmeyen bir halk savaşı stratejisinin başarıya ulaşması mümkün değildir. “Öncü Savaşı” , silahlı propagandaya tabi olarak, ekonomik-demokratik ve barışçıl tüm mücadele biçimlerinin bir bütün olarak ele alınmasıyla sürdürülecek bir mücadele aşamasıdır.

  • İkinci Aşama; Gerilla Ordusunun halk ordusuna dönüştürülmesi, devrimci halk iktidarının kurulması, bunların yaygınlaştırılması ve sürekli saldırılarla iktidar güçlerinin moralmen çökertilip son saldırıya hazırlanması sürecidir.

Örgüt uygulamaya çalıştığı bu stratejiye paralel olarak örgütsel yapılanmasında revizyona giderek bilinen Marksist-Leninist örgütlenmeye paralel olarak çeşitli birimler oluşturmuştur.

Uygulamaya çalıştığı starateji gereği şehir ve kır gerillacılığına yönelen örgütün 1970’li yıllardan itibaren bu alanlarda görev alacak örgüt mensuplarını yurtdışında (Suriye, Lübnan, Yunanistan) eğitime tabi tutarak yurda soktuğu bilinmektedir. İlk kırsal alan deneyimini yine 1970’lerde yaşayan örgüt, ikinci defa kırsal alana 1990 yılında yönelmiştir. Son dönemde güvenlik güçlerince kırsalda yapılan başarılı operasyonlar sonrasında örgütün kırsal alan varlığı sona erdirilmiştir.

Bu örgüt ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği’nin “Terör Örgütleri” Listesine girmiştir.

Yazı kategorisi: Aşırı Sol Uçlar, DHKP/C | 48 Yorum »

Şehit babası ol Hapse atsınlar…!!!

Yazan: vatanhainleri Mayıs 23, 2007

Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde vatani görevini yaparken, terör örgütünün
açtığı taciz ateşi sonucu şarampole yuvarlanan askeri araçta şehit düşen
Piyade Onbaşı Halil Kömür’ün babası Ahmet Kömür
cenaze töreninin yapıldığı
gün,

“Vatan sağolsun, bir oğlum daha var onun da canı bu vatana feda olsun,
Türklüğünden utanan Başbakan utansın”

dediği için Türkiye Cumhuriyetinin bir türlü “Türküm” diyemeyen Başbakanı tarafından mahkemeye verildi. Gaziantep 3. Sulh Ceza Mahkemesi görülen davada tutuksuz yargılanan Ahmet Kömür’ün 11 ay 25 gün hapisle cezalandırılmasına karar verdi.

Sizce normal bir davranış mı bu?

Daha önce olanlarla kıyaslayınca “Sayın” Başbakanın, böyle bir davranışta bulunması son derece doğal!

Daha önce şehitlerimizle ilgili neler dediğini buradan okuyabilirsiniz…

Peki “Türklüğünden Utansın” sözünü içine sindiremeyen Tayyip Bey’in Türk olup olmadığını okumak ister misiniz? İşte burada

Peki ya Tayyip Bey’in şehitlerimize o kadar laf söylemesini, kanlarıyla canlarıyla bu vatanı korumaya ant içmiş vatan evlatlarına hakaret etmesini nasıl içinize sindirebiliyorsunuz? Kantin Subayı, Evci TAyyip bu hakkı nereden alıyor? Yok canım demeyin işte Tayyip’in asker’de ne yaptığı burada

Hala akp savunucuları varsa, çıksınlar er meydanına… Bunca laftan sonra…

Yazı kategorisi: Aldatma ve Karalama Partisi, PKK ve Kürdistan Meselesi, Recep Tayyip Erdoğan | 5 Yorum »

Abdullah Gül Kimdir?

Yazan: vatanhainleri Mayıs 22, 2007

Abdullah Gül’ün siyaset hayatı epeyce eski… Geçmişte belli zamanlarda bakanlık görevinde bulunmuş, Refahyol döneminde Devlet Bakanı olarak görev yapmıştı.

Türkiye Kalkınma Bankası kendisine bağlıydı.

Abdullah Bey’in emriyle bu bankaya yaptırılan yasadışı harcamaları bankanın Teftiş Kurulu inceledi. Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu raporlarında bu yasadışı harcamalara yer verildi.

Paralar kendisinden istendiği halde vermedi. Yani iade etmedi.

Sonuçta, Türkiye Kalkınma Bankası, Abdullah Gül’ü mahkemeye verdi. Hakkında tazminat davası açıldı.

Dava dilekçesinde, Bay Gül’ün kendisi için bankaya yaptırdığı yemek, çiçek, hediyelik eşya, kartvizit gibi harcamaların kendisinden tahsili isteniyordu.

Davaya Ankara 18. Asliye Hukuk Mahkemesi baktı. Mahkemenin Esas 1999/216, Karar 1999/6l8 sayılı gerekçeli kararında özetle şöyle denildi:

“Davalının (Gül’ün) bankaya yaptırdığı (o günkü değerlerle) 1 milyar 652 milyon liralık harcamanın görevle ilgisi olmayan şahsi harcama niteliğinde olduğu saptanmıştır. Kişisel ilişkileri ile ilgilidir. Görev gereği değildir. Teftiş Kurulu tarafından tespit edilen bu para davalıdan istenmiştir.

Ancak davalı tarafından ödeme yapılmamıştır.Bunun üzerine uyuşmazlık çıkmış ve dava açılmıştır.

Açıklanan olgular, harcamalara ilişkin belgeler, uzman bilirkişi raporları ve tüm dosya içeriği ile doğrulanmıştır.

Bu bakımdan davalı (Abdullah Gül) bizzat kendisi ödemekle yükümlüdür.(Devlete ait olan devlet parası) 1 milyar 652 milyon liranın yüzde 50 yasal faizi ile birlikte davalıdan alınıp davacıya (devlete) verilmesine karar verilmiştir.”

 Abdullah Gül, hakkında mahkeme tarafından verilen bu karara Yargıtay’da itiraz etti.

Şimdi Yargıtay 4. Hukuk Dairesi tarafından oybirliği ile verilen Esas 2000/6788, Karar 2000/7375 sayılı karara bakalım:

“Dosyadaki yazılarda, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlerde, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmediğinden, hükmün ONANMASINA ve yazılı onama harcının davalı Abdullah Gül’e yükletilmesine 11 Eylül 2000 günü oybirliği ile karar verildi.”Abdullah Gül, kişisel amaçla kullandığı devlet parasını bu kesinleşmiş yargı kararı sonrasında devlete ödemek zorunda kaldı.

Abdullah Gül’den İnciler’de yazalım buraya bakalım kafasının içinde neler taşıyor Türk Milleti öğrensin. Aşağıda okuyacağınız sözler, adayımız ABDullah Bey’e aittir. Refah Partisi milletvekili kimliğiyle bir seminerde yaptığı konuşmadan özetlenmiştir. Bu konuşması kitap haline getirilip basıldı. (Türkiye’nin Milli Bütünlüğü ve Güvenliği. İş Dünyası Vakfı Yayını.)

“Türkiye’de bir sistem bunalımı var. Halka zorla diretilen, halkına zıt, ona düşman bir sistem. İşte onun içindir ki, bugün senelerdir beraber olduğumuz bazı insanlar ayrılıkçı mücadele içine girmişler. (PKK için söylüyor!) Ülke bütünlüğünü bile tehlikeli duruma getirir hale gelmiş böyle bir sistem…”“Türkiye’nin resmi ideolojisinin tabii karakterleri bu sistemi kuran tek partinin altı sloganı ile ortaya çıktı. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik, devletçilik ve laiklik. Ama bu milletin halkı bir araya gelip biz devletçi olalım, laik olalım, milliyetçi olalım diye bir karar vermedi. Bu ilkeler hep bu halka bir zorlatma şeklinde dayatıldı…”

“Uygulamada tam bir diktatörlük. Tam halka zıt bir yönetim. Hálá tabuların olduğu, söylenemez şeyler olduğu, halkın yıldırıldığı Türkiye’de yaşıyoruz.”

(Atatürk için konuşuyor) Türkiye’nin Irak, Libya, Suriye’ye benzeyen çok yanları var. Neden? Aynı TEK ADAM pozisyonu. Bugün Libya, Irak ve Suriye’ye gidin, tek insanın resimleri vardır her yerde. Tek insanın heykelleri vardır.” (Atatürk’ü Saddam, Kaddafi, Hafız Esad gibilerle kıyaslamaya yelteniyor. Ayıptır be!)“Devrimcilik adı altında yine bir dizi hukuki düzenleme tepeden inme, zorla getirilmiş ve zorla kabul ettirilmiştir.” (Harf devrimi, hukuk devrimi, kıyafet devrimi, kadın hakları ve ötekileri kastediyor.)“Milliyetçilik maalesef bir nevi ırkçılık şeklinde devam etmiştir. Halbuki içinde bulunduğumuz coğrafyada bütün insanlar İslam’ın potasında barışık yaşamış ve İslam’ın etrafında bütünleşmişti.

Milliyetçilik öyle olmuş ki, Türkçülük şeklinde alınmış ve bu ister istemez aksini de bazı insanların aklına getirmiştir. Mesela bunları açık söylemek zorundayım, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında İLKEL bir hale dönmüştür. Bu laflar Türkiye’nin geçmişte bütün insanları İslam kardeşliği etrafında toplayan bütünlüğünü tehdit eder anlama gelmiştir. Bunlar halkın inanç değerleriyle bütünleşmeyen bir dünya sistemini halka zorla kabul ettirmektir.”

“Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden, en büyük tahribatı vermiş olan sistemin ilkelerinden biri de LAİKLİK ilkesidir. Türk milletinin moral değerlerinin ana kaynağı din olacak, İslam olacak, sonra siz bunu potansiyel tehlike olarak göreceksiniz ve bunu uygulamalarla ortaya koyacaksınız.”

“Aynı şekilde, dindar olan bir subaya da siz kendi ordunuzda hayat hakkı vermiyorsanız, bunu açıkça söylemeden onu saf dışı ediyorsanız, sanki safra atar gibi, ajan yakalamış gibi onları ayıklıyorsanız, siz o zaman bu ülkenin devamını, bütünlüğünü nasıl temin edersiniz?..”

Ve konuşmasının sonunda baklayı ağzından çıkarıyor:

“Bu açıdan ikinci Cumhuriyet, yeni OSMANLICILIK kavramlarının ve bu tartışmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı görüyorum ve geleceğe çok ümitle bakıyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.”

Peki şimdi ne diyecek çıkıp? “Efendim ben artık değiştim… Cumhuriyet rejimine özde olmasa bile sözde bağlıyım”

Bu masallarını bile bu saatten sonra hiç kimse yutmaz…

Biz devam edelim,

“Fezleke. TBMM Başkanlığına sunulmak üzere Adalet Bakanlığına.Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı. Dosya No. Basın Hz. 1998/1160.

Davacı: Kamu Hukuku.

Müşteki: (Şikayet eden) Maliye Bakanlığı-Ankara.Sanık: Abdullah Gül. Ahmet Hamdi oğlu, Adviye’den olma 1950 doğumlu. Halen Fazilet Partisi Kayseri milletvekili.

Suç: Özel evrakta sahtecilik ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununa aykırılık.

Suç tarihi: 1997-1998 yılları arasında muhtelif tarihlerde.”

Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Melih Tarı imzasıyla Adalet Bakanlığı’na gönderilen suç fezlekesinin başlangıç bölümü aynen böyle.

Fezlekenin içinde yer alan yargılama sürecine ilişkin sözleri özetliyorum. Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Refah Partisi’ne önceki yıllarda çok büyük rakamlara ulaşan Hazine yardımı verilmişti. Parti kapatılınca, yasalar uyarınca, eldeki paranın Hazine’ye devredilmesi gerekiyordu.

Fakat Refah Partisi yöneticileri bu parayı geri vermediler. Trilyonlarca lira iç edildi. Naylon faturalar, hayali faturalar, düzmece belgeler ortaya çıktı! Kayıp paraların nereye gittiği, kimlerin cebine indiği bugün bile belli değil.

Ama işi örgütleyenler belli!

Bu düzmece faturalarda partiye tonlarca sucuk, peynir, çakmak, rozet alındığı iddia ediliyordu!

Ayrıca bir sürü para oyunu yapılmıştı. Milyonlarca dolarlık para, parti defterine bile işlenmemişti.

Yargı bunları belgeledi. Kayıp trilyonlar davasında Necmettin Erbakan 2 yıl 4 ay, 19 sanık 1 yıl 2 ay, 50 sanık bir yıl hapis cezası aldılar. Bu kararlar Yargıtay tarafından onandı ve kesinleşti.

Bay Gül’le ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanıp TBMM Başkanlığı’na gönderilen fezlekede özetle şöyle deniliyor:

(Bütün bu olanların) Olay tarihinde partinin Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yapan sanığın da parti üst düzey yöneticisi olarak bilgisi dahilinde olduğu, bu şekilde sanığın özel evrakta sahtecilik suçuna iştirak ettiği, ayrıca Siyasi Partiler Kanununa da aykırı davrandığı görüşüne varılmıştır. Bu nedenle, halen Fazilet Partisi Kayseri milletvekili olan sanık Abdullah Gül’ün eylemine uyan (yasa maddeleri sıralanıyor) maddeler uyarınca soruşturma yapılabilmesi, Anayasanın 83/2 maddesi uyarınca TBMM’nin bu yolda bir karar almasına bağlı olduğundan, TBMM’nin takdirlerine sunulmak üzere gerekli işlemin yapılabilmesi için işbu Fezleke tarafımdan düzenlendi. 14 Eylül 1999.Melih Tarı. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı.”

ABDullah Gül hakkında fezleke düzenlendi, TBMM Başkanlığı’na sunulmak üzere Adalet Bakanlığı’na iletildi. Bakanlık bu belgeyi TBMM’ye gönderdi.

Peki sonra ne oldu?

Bay ABDdullah Gül‘ün suç dosyası tam sekiz yıldan bu yana TBMM’nin tozlu raflarında, arşivinde bekliyor! Niçin bekliyor?..

Çünkü sözü edilen kişi hiç ara vermeden, her seçimde milletvekili olmayı başardı. Böylece o tarihten beri dokunulmazlık zırhı altında yaşıyor ve suç dosyası işleme konulamıyor.Yargı önüne çıkıp hesabını vermiyor.

Yazı kategorisi: Abdullah Gül, Aldatma ve Karalama Partisi, Yolsuzluk | 35 Yorum »

Kurtuluş Savaşımızın kahramanlarına “kahpe” diyen zihniyete daha ne kadar katlanılacak?

Yazan: vatanhainleri Mayıs 22, 2007

Sadık Albayrak, Tayyip’in İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde danışmanlığını yapmış, belediye şirketi olan Kültür A.Ş’nin başına getirilmişti. Arkadaşlıkları Milli Türk Talebe Birliğine dayanıyor, Tayyip onun için “Benim idolüm” diyordu.

Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde dünürü olan ve Yeni Şafak Gazetesi yazarlığı da yapan Sadık Albayrak, “Şeyhülislam Mustafa Sabri” adlı kitabında Ulusal Kurtuluş Savaşımızın kahramanları hakkında işgal kuvvetleri ile aynı dili konuşuyordu;

 “…İki paralık Mustafa Kemal kuvvetinin baskısına boyun eğerek İngilizlerin, Fransızların ve sair devletlerin İstanbul’dan çekilip gitmelerini ancak Kemalistlerin idam ettiği Türk aklı kabul edebilir…”

Potamyalı Tayyip’in Danışmanlarından ve hatta kızını verdiği dünürü AKP’li Sadık Albayrak kitabında Türkleri “Cibilliyetsiz ve Milliyetsiz” olarak tanımlıyor ülkeyi yönetenlerin kimliği hakkında ipuçları veriyordu.

“.. Mustafa Kemal’in ve Ankara Hükümetinin kahpeliklerini, sahtekârlıklarını şu ufacık mukaddimeye (önsöz) sığdıracak değilim. Demek isterim ki, bu şekil değiştirmeleri, bu zıtlıkları işleyebilmek için insan utanmamazlıkta da kahraman olmalıdır. Hele dinsizlik olmadan haksızlığın, hayasızlığın  bu derecesi tasavvur olunamaz..”

Aynı Sadık Albayrak, “Hilafet Ve Halifesiz Müslümanlar” adlı kitabının 131 ve 132. sayfalarında; Halifeli şeriat devletine olan özlemlerini anlatıyor, kurtuluşun halifeli şeriat devletinde olduğunu vurguluyordu:

“…Bu esaslar ışığında düşünülürse Müslümanların birliği, iktisadi ve içtimâi hayatlarının tanzimi şeriat yönünden sağlanmadığı devirlerde, Müslümanların bir halifeye ihtiyaçları vardır.

Dünyada bir buçuk milyara varan Müslümanların, uydurma hudutlarla ayrılıp beşeri sistemlerin esaretinde yaşayıp devam etmeleri fikren cahiliyet devrini daha tamamlamadıklarını gösterir.

Müslümanı, oturduğu hiçbir topraktaki idare tatmin edemediğine ve çoğu yerde laik-kapitalist, sosyalist ve kavmiyetçi sultalar hâkimiyet tesis ettiğine göre XX. asrın başından itibaren halifeli cemiyet-ümmet haline gelmeleri İslam şeriatının ana esaslarından biri ve en önde gelenidir.

Batıl sistemleri yıkmak, Müslümanlarca yaşamak ancak İslam’ın devlet yapısını teşkil eden halifeli şeriat devletine adım atmakla olur.

Ehl-i Sünnet Müslümanlarının önderi durumunda bulunan âlimlerin, Müslümanların cahiliyet ölümünden kurtulmaları için gösterecekleri bir başka yol yoktur…”

Yunan Turizm Bakanı ile Sirtaki oynadığı Sisam Adası’na giderken, “Kurtuluş bayramı, kafayı çekme günü” diyen, AKP’li Kültür Bakanı Atilla Koç, Aydın’ın Yunan işgalinden kurtuluşunun kutlandığı 7 Eylül 2006 yılında  “Yabancı işgal etti diye kutlama olmaz” diyebiliyor, kimlerle hangi kulvarlarda yürüdüğünü gösteriyordu.

Tayyip’in dünürü olan Sadık Albayrak‘ın kitabında Kurtuluş Savaşı kahramanlarına nasıl hakaretler yağdırılıp, 1923 Türkiye’si hedef alınıyorsa, Fetullah Gülen’e yakınlığı ile bilinen “Sızıntı” dergisinin yazarlarından Nihat Dağlı, yine aynı grup tarafından çıkarılan “Bu Kavga Kimin” adlı kitabında, yok etmek istedikleri hedeflerinin 1923 yılında kurulan “Cumhuriyet” olduğunu, hilafet ve şeriat özlemlerini açık bir şekilde ifade ediyordu. Bu kitaptan alıntılara geçmeden önce Gülen’in talebelerinden Şemsettin Nuri‘nin “Kırık Tayflar” adlı kitabından “Sızıntı” ile ilgili bilgileri ilk ağızdan, Fetullah Gülen’den izleyelim:

“…Bu mevkute, neşrettiğin (hitap Bediüzzaman Hazretlerinedir) ışığa tercüman olma mülahazasıyla yola çıktı. Varılacak yer uzak, yollar da tekin değildi. Cinler, ifritlerle beraber taarruza geçti…”

Gülen, Kürt Said’in sözde yaydığı ışığa tercüman olma amacıyla yani tamamen onun fikirleri doğrultusunda “Sızıntı” dergisini çıkardıklarını söylüyor, şunları da ilave ediyordu:

“Sızıntının ilk onbir senesinde 132 sayı risalelerden sadeleştirilerek yapılan iktibaslar vardır. Bir yönüyle bu iktibaslar Sızıntının çıkış gayesine denk ölçüde önemlidir. Bazı çevreler Risalelerin sadeleştirilmesine sıcak bakmazlar ve bunu tenkit malzemesi olarak kullanırlar…”

Gülen ve talebesi Şemsettin’e göre, Sızıntı; İslam devletinin yeniden kuruluşunun destanı:

“Birinci cihan harbiyle batıp giden İslam Devleti, zamanın ana rahminde yepyeni bir tarihi doğuşa hazırlanıyor. Ne muhteşem bir doğuştur bu, nefsin ve şeytanın radyasyon sızıntılarına mukabil, ruhun ışık sızıntıları, kutlu tayflar halinde toplanıp kalplerde yoğunlaşarak hidayet lazerleri halinde küfrün, karanlığın urlarını, kanserlerini kuruta kuruta geliyor. Nefs kışının inkâr kefenlerini yırtıp, ruhun bahar filizlerini vere vere ilerliyor. İşte sızıntı’da böyle bir gelişin destanı sunuluyor.”     

Sızıntı dergisinin yazarlarından ve bu cemaatın bir üyesi olan Nihat Dağlı, “Bu Kavga Kimin” adlı kitabında Cumhuriyet dönemini, 1923 kimliğini şiddetle red ederek, zorla şapka giydirildiğini, harf devrimleri ile insanların cahil bırakıldığını iddia ediyor, adeta kinini kusuyor, o da Gülen ve Kürt Said’i göklere çıkarıyordu.

“Cumhuriyet döneminde İslamla barışık olmayan yeni sistem, batıda olduğu gibi doğuda da var olan bütün İslami müessese ve Müslüman şahsiyetleri hedef almıştı. Latin harflerinin kabulü ile başlayan yeni vetirede medreseler illegalliğe itiliyordu. Oysa medrese, doğuda hayatla eş anlamlıydı. Medresesiz bir doğu düşünülemezdi. Yeni anlayışın estirdiği yabancılaşmanın tesirini, ancak medreseler kırabiliyordu. Latin harflerinin kabulü medreselerin dokusunu koparıyordu. Bölgedeki huzursuzluğun ortaya çıkışını hazırlayan sebeplerden birisi de bu olsa gerek. Zira, bölgenin tümüne yayılmış bir hayat dokusunun koparılması bahis mevzuydu….” 

Sızıntı ailesinin de üyesi olan Nurcu yazar, kitabın 22. sayfasında Cumhuriyet rejimine olan düşmanlığını iftiraları ile sergiliyordu:

“… 1923 hareketi modernizmi esas alan bir hareketti. Maziye kin duyuyordu. Dinden arındırılmış bir vetire başlatıyordu. Bu vetirede din, referans alınmıyor ve fırsat nispetinde hayattan kovuluyordu. Kıble, modernizmi din derecesinde kabullenen batı olmuştu. Batılı değerlerle yeni bir insan şekillendirmek suretiyle, yeni bir toplum öngörülüyor ve dini kurumlar üst değer olmaktan çıkarılıyordu. Bu süreçte, bütün müesseseler batılı değerler perspektifinde tanımlandı ve bunun ışığında faaliyet sahaları belirlendi.”

Kitabın 39. sayfasında ise halifeliğin kaldırılmasının, tekke ve zaviyelerin kapatılmasının, harf devriminin yapılmasının, geçmişle bağın kopartılması olarak tanımlanıyordu:

“Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki söylem ise, İslam’a karşı konulan radikal bir çıkıştı. Halifeliğin kaldırılması, medrese ve tekkelerin kapatılması, sosyal hayatta yeni düzenlemelere gidilmesi, harf devrimi yapılarak geçmişle olan bağın kopartılması vs…. Bütün bunlar Osmanlının şahsında ‘İslam’a hayır’ın ifadesiydi…

Bu bir tenakuzdu, Kuvay-ı Milliye ruhuyla ters düşmekti. Zira kurtuluş savaşında, batılı değerlerin saldırısından hareketle İslami değerlerin savunulması gerektiği öne sürülerek, insanların yardımı isteniyordu. Ancak 1923′ten sonra, batılı değerlerin savunulması ve yerleşilmesi adına İslam kapı dışarı edilmişti. Eğer dini sömürü gibi bir anlayıştan bahsedilirse ilk sömürü cumhuriyetin o yıllarında yapılmıştır…

 … Millet huzursuzdu ve Ankara’ya kırgındı. Soğukluklar başlamıştı. İsyanların oluşumunu sağlayan bir zemin ortaya çıkmıştı. Bu acınası bir durumdu. O güne dek ehl-i salib’e duyulan kinler, ifade edilmese bile yeni oluşuma yönelmeye başlamıştı. Ankara ise, ihtimal dâhilinde olan bu gelişmelere mani olmak için yeni düzenlemelere gidiyordu. Provoke hadiseler bahane edilerek yurt sathında İstiklal Mahkemeleri kuruluyordu. Cumhuriyet Halk Fırkası’nın bir uygulaması olan bu mahkemeler, hukuki hiçbir dayanağa dayanmıyor; sadece sindirme, korkutma ve olası bir hareketin sahiplerine gözdağı verme düşüncesiyle hareket ediyorlardı…”

Gülen’in Sızıntı dergisinin yazarı, İngilizlerin çıkarlarına hizmet için kiralanan insanların çıkardıkları ve ayrı bir kürt devleti kurma bahanesi ile yapılan isyanları savunuyor, bu isyanları 1923 kimliğine bir başkaldırış olarak vurguluyordu:

“Eğer o dönemde isyanların varlığından söz ediliyorsa, bunun en büyük sebebi, yeni oluşumun savuna geldiği ve dayattığı yeni kimliktir. Bu kimliğe, ciddi bir itiraz vardı. Bu ülkenin mümin insanları, dipçikle şapka giymeyi, Kur’an’ın bir suç unsuru olarak telakki edilmesini hak etmediklerini düşünüyorlardı. Bu bir zulümdü…

Olan isyanlar, ifade edildiği gibi başka sebepleri olmakla birlikte ağırlıklı olarak dine gelen saldırılar sebebiyle ortaya çıkmıştı. Mesela Şeyh Said hadisesi bunlardan biridir. Her ne kadar resmi ideoloji bu isyanı farklı tanımlasa da Şeyh Said hadisesi, yeni kimliğe olan bir itirazdır, dini karşısına alan laik yapılı Cumhuriyet idaresine karşı Osmanlı idaresini talep etmeyi ifade etmişti…”

Nurcu yazar, Kürt Said’in bir öldüğünü ancak bin olarak dirildiğini de iddia ediyor, devletin Said’i sürekli olarak rahatsız ettiği görüşünü savunuyordu:

 ”…Vazifeli insanlar vazifelerini yaparlar. Allah dilemedikçe hiçbir güç onları vazifelerinden alıkoyamaz. Bediüzzaman Hazretleri de bir hizmet sistematiğinin dellalıydı. O vazifesini bitirecekti. Bu sebeple 1960′a kadar 1923 zihniyetinin takibatından kurtulamayacaktı. Koskoca bir devlet, ailesi dahi olmayan, insanlara hak ve hakikati ulaştırmaktan öte bir gayeyi gütmeyen Bediüzzamanı sekerat anında bile rahatsız etmekten çekinmeyecekti. Ve Said bir olarak Rahman’a kavuşacak, ancak Anadolu’nun bağrında bin olarak dirilecekti. Eserleri belde belde dolaşacak, dillere çevrilecek, inkar düşüncesi onların ışığında boğulacak ve milyonlar imanın kutlu iklimiyle buluşacaktı….”

“Dış tehlikelere karşı kurulan, ona göre yapılandırılan ordu, Cumhuriyetle birlikte devrimlerin bekçiliği rolüne de girmişti. Böylece oluşturmaya çalışılan yeni devletle yeni kimlik, ‘birlik ve bütünlük’ ordunun teminatı ile sağlanmış oluyordu” şeklinde alıntı yapılan kitapta, Nurcuların Türk Silahlı Kuvvetleri hakkındaki düşünceleri de açığa çıkıyordu:

“Birlik ve bütünlük sağlanmış mıydı yoksa öyle mi görünüyordu? Öyle göründüğü kanaatındayım. Çünkü birlik ve bütünlük’ gönülde, yani dipçik ve silahın uzanamadığı sevgi ikliminde kurulur. Oysa söz konusu olan ne sevgiydi ne de birbirini anlama esası üzerinde bir araya gelmeydi. Zora dayanılarak yapılan inkılaplar yine zora dayanılarak korunuyordu ve bugün de korunmaya devam ediliyor…

Fetullah Gülen’in redaktörlüğünü yaptığı Nil yayınlarından Mehmet Kafkas adına çıkan “Geçmişi Bilmek” adlı kitapta, 31 Mart isyanlarını bastıran Atatürk’ün Kurmay Başkanı olduğu ordu için; “Haçlı Ordusu” ifadesi kullanılıyor, “başıbozukların ve serserilerin katıldığı ordu”… Hatta, “adları kötüye çıkmış Bulgar ve Rum gönüllülerini barındıran ordu” tanımlaması yapılıyordu.

Yine aynı kitabın 161. sayfasında,

“Yıldız Sarayını yağmalayan, İstanbul’a girer girmez yolda rastladıkları alim ve salih kişileri öldürmeye başlayan, her türlü zulüm ve zorbalık yapan hareket ordusunun subayları arasında  Atatürk, Rauf Orbay, Ali Fethi Okyar, İsmet İnönü de bulunuyordu…” deniyordu.

Tüm bu oluşumlar ve hareketler Laik Demokratik Cumhuriyet’in engin hoşgörüsü altında gelişiyor, dallanıp budaklanıyordu. Tabi ki nereye kadar?..

Ergün Poyraz’ın “Musa’nın Çocukları” adlı eserinden alınmıştır.

Yazı kategorisi: Aldatma ve Karalama Partisi, Atilla Koç, Din Tüccarları, Dinci Yayınlar, Fettoş Gülen, Mehmet Kafkas, Nihat Dağlı, Nil Yayınları, Nurcular, Radikal İslam Hareketleri, Recep Tayyip Erdoğan, Sadık Albayrak, Sızıntı | 19 Yorum »

Edip Akbayram PKK Konserine Katıldığını Kabul Etti

Yazan: vatanhainleri Mayıs 21, 2007

Bir süredir hakkında PKK konserlerine katılıyor iddiaları yapılan Edip Akbayram, konserlere katıldığını kabul etti.

Atürkçü Düşünce Derneği’nin öncülüğünde düzenlenen mitinglerin vazgeçilmez sanatçısı Edip Akbayram

am, bölücü terör örgütü PKK’lıların gövde gösterisine dönüşen Londra konserine katıldığını kabul etti. Akbayram, önceki gün Fox TV’deki bir programa katılarak kendini savundu.

Fox TV’de yayınlanan ve eski MHP İstanbul Milletvekili Mehmet Gül’ün de katıldığı programa telefonla bağlanan Akbayram’ın sinirli olduğu görüldü. Gül’ün

“Sizin gittiğiniz Londra’daki gece PKK ve yan kuruluşlarının etkinliğidir.”

şeklindeki sözlerine Akbayram,
“Ben şarkı söylüyorum.”diye cevap verdi.

Bunun üzerine Gül,
“Ancak PKK Türkiye’yi mezbahaya çevirdi, hiç protesto ettiniz mi? Orada PKK posterleri asılıyor, ‘Biji Apo’ diye bağırıyorlar.” diye tepki gösterdi.

Akbayram ise bu eleştiriye de “Bunlar benim inisiyatifim dışında gelişti.” deyince, Gül’den “O zaman katılmayın.” yanıtını aldı.

Programda Akbayram kendine çamur atıldığını iddia edince de Gül şunları söyledi: “Siz gidip PKK denen çirkefin içine giriyorsunuz. Ben mi çamur atıyorum. Teröristlere destek vermeyeceksiniz. Kürt ayrıdır terörist ayrıdır. Onlara destek veremezsiniz. Siz Türk sanatçısısınız. O zaman oraya katılmayın.”

Ülkede doğru düzgün adam kalmamış…

Buyrun bu da Son elime geçen görüntüler:

Yazı kategorisi: Genel, PKK ve Kürdistan Meselesi | 25 Yorum »

İzmir Cumhuriyet Mitinginde Bayrak İndiren Telekom

Yazan: vatanhainleri Mayıs 21, 2007

13 Mayıs 2007 İzmir Mitinginde normalde her zaman çatısında bayrak olan ve özel günlerde asılan büyük bayrağı olan İzmir Cumhuriyet Meydanındaki Türk Telekom, o gün, Ankara’dan gelen bir emir ile tüm bayraklarını topladı. Miting günü çevredeki tüm binalar bayrak dolu iken, tek bayraksız bina olan Telekom binasına halkın tepkisini ve Telekomun tüm tepkilere rağmen uzun süre bayrak asmamakta direnmesini izleyebilirsinzi. Son video’da bayrağı asmak zorunda kalıp istemeden de olsa bayrağı astığını görebilirsiniz.

Bu görüntüler sayesinde Türk Telekomu AKP’nin kimlere sattığı ve şu anda kullandığımız telefonların kimlerin istedikleri gibi dinleyebildiklerini bir kez daha tüm çıplaklığıyla görmüş olduk.

AKP bu satışın hesabını bu halka nasıl verecek ?

Ruhlarını yabancılara satmış bu parti, ülkenin tüm varlıklarını da kendi ruhları gibi yabancılara, Türkiye’nin can düşmanlarına satmaktadır.

Yazı kategorisi: Aldatma ve Karalama Partisi, Genel, Görüntüler, Recep Tayyip Erdoğan | 6 Yorum »

Atatürk’ü kimler öldürdü?

Yazan: vatanhainleri Mayıs 19, 2007

Değerli Atatürkçü insanlarımız…

Bugün bu yazı ile belki de aklınıza ve hayalinize gelmeyecek bir konuya açıklık getirmeye çalışacağım. Bu yazıyı da diğer tüm yazılarımız gibi bir solukta okuyacağınıza inanıyorum.

Tarih 10 Kasım 1938. Tüm Türkiye, Büyük Türk Devleti’nin kurucusu, Millet’in Atası Mustafa kemal’,in ölüm haberi ile üzüntü içerisinde, keder içerisinde!

Ama aynı kederi duymayan hainler, elbette ki yaptıkları işten gurur duyarak, iğrenç emellerini büyüklerine anlatmakta…

Büyük Millet Meclisi’nde Atatürk’ün ölüm raporu gündeme geldiğinde, 1935 yılında kapatılan ancak Meclis’ten tam olarak arındırılamayan masonlar ortaya bir fikir atarlar:

“Efendim, gençlerimize terbiye olur, onun alkol ve sigaradan öldüğünü duyuralım.” derler ve ortada doktor raporu varken ne hikmetse bu böyle kabul edilir. Bunun arkasından Yeşilay icad edilir, bu olaylar da tarihteki yerini böylece alır.

Şimdi size birkaç nokta sunacağım ve yazımızın derinlerşmesi için sorgulamayı buradan başlatacağız;

  1. Bir insanın alkole bağlı siroz olabilmesi için ortalama 15 yıl günde en az 2-3 kadeh alkol alması gerektiği bugün tıp dünyası tarafından bildirilmektedir.
  2. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında hiç içki içmediği, daha sonraki yıllarda ise aşırı içki içmediği karşısındakilere içirdiği bilinmektedir.
  3. Atatürk’ün ölümünden sonra düzenlenen birinci raporda ölüm sebebi karın içinde sıvı, asit toplanması olarak gösterilirken, ikinci raporda ise alkolle ilgili karaciğer iltihabı neden olarak gösterilmektedir. Yani raporlar arasında ciddi çelişkiler vardır.
  4. Atatürk’ün öldükten sonra otopsisi ya da biyopsisi yapılmamıştır.

İşte bu noktalar akla “acaba saklanan bir gerçek mi vardır?” sorusunu akla getiriyor. Buradan yola çıkalım ve bu sır perdesini aralamaya çalışalım…

Ceyhan Mumcu’nun 16.10.2005 tarihinde Mahiye Morgül’e anlatımından;

“Bir deniz tabip albayının Atatürk’ün ölümü hakkında yapmış olduğu bir doktora tezi var. Orada Atatürk’e yanlış tedavi uygulandığı anlatılmaktadır. Atatürk sanıldığı gibi siroz hastası değildi. Atatürk’e sıtmatedavisi yapılmış, aşırı “Kinin” yüklenmiş ve karaciğeri bu yüzden iflas etmiş, siroze dönüşmüştü. Tedaviyi yapan doktor mason locası üstadı azamlarından doktor Mim Kemal Öke’dir. Durumu iyice fenalaştıktan sonra yine bir mason olan Celal Bayar yurtdışından bir doktor getirtir.  Yanlış tedavi yağıldığını, karaciğerin bu yüzden iflas ettiğini rapor eden bu yabancı doktordur. İstirahat için 2 ay kadar kaldığı Savarona’da nemli sıcaktan durumu daha da kötüleşmiş, son günlerinde Dolmabahçe Sarayı’na götürülmüştü.”

Şimdi biraz daha geriye dönelim. Yıl 1935. Atatürk, Mahmut Esat Bozkurt’a Masonların taksimat, teşkilat ve ahvalini bildirir bir kitap verir ve der ki;

“Bunu güzelce mütalaa et, bir takrirle Halk Partisi Gurup Başkanlığına ver, gurupta bunlara şiddetli bir hücum yap ve gurupça kapanmasına delalet et. Seninde bu işde büyük şeref payın olacaktır.”

Böylece Bozkurt, Paşa’nın istediği şekilde bir konuşma yaptı. Meclis’teki masonları bir telaştır aldı.
Bunun üzerine Şükrü Kaya, Kazım Özalp, Mahzar Germen Katib-i umumi Recep Pker’e yalvar yakar oldular.

Ertesi hafta Recep Peker geldi ve kürsüye çıkarak şu müjdeyi verdi:

“Arkadaşlar; bugünden itibaren Türkiye’de Masonluk kalmamıştır ve bütün localar kapanmıştır.”

Salon “KAHROLSUN YAHUDI USAKLARI!” sesleriyle inliyordu. Grup dağıldıktan sonra masonlar, doktor Mim Kemal’i önüne katarak Atatürk’ün makamına çıkmışlar;

“Efendim biz zaten maiyet-i devletinizdeyiz, fakat siz meşrik-i azamımız olursanız biz pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız” demişler. Atatürk’te karşılık olarak;

“Peki bir şey soracağım, bana cevap veriniz de sonra… Siz Avrupada hangi locaya bağlısınız ve metbuunuzun ismi nedir?” diye sormuş.

“Biz Cenova’ya tabiiz ve reisimiz de Barca Mison Cenaplarıdır.” demişler. Bunun üzerine Atatürk çok öfkelenmiş;

“HAYDİ DEFOLUN BURADAN, CEHENNEM OLUN GİDİN, YAHUDI UŞAKLARI! Benim milletim bana kahraman sıfatını verdi, ben sizin gibi, bir çıfıt yahudiye uşak mı olacağım? Bu gece sabaha kadar Türkiye’deki bütün localarınızı kapatmadığınız takdirde yarın teşkil edeceğim divan-ı harbi örfi’ye hepinizi verir ve astırırım! Haydi defolun karşımdan! “ diyerek onları kovmuştur!

Korkudan üç buçuk atan satılık masonlar durumu İstanbul, İzmir ve Adana’ya bildirir ve sabah olmadan tüm localar kapanır.

Mustafa kemal Atatürk, yukarıda belirttiğimiz konuşmaya ek olarak 10 Ekim 1935 tarihinde Ankara’da Çankaya köşkünde doktor Mi,m Kemal Öke’ye hitaben şunları da ekliyordu:

“Mason cemiyetinin faaliyetini inkılaplarıma muarız gördüğüm için kapatılmasını elzem gördüm. Bu dakikadan itibaren bu cemiyeti ölmüş biliniz. Ve bir daha diriltmeğe teşebbüs etmeyiniz” demişti…

Ancak İsmet Paşa’nın cumhurbaşkanlığı sırasında kanun-u mahsusla localar kapanmadı diye Masonların müracaatı üzerine tekrar localar açılıp faaliyete başladılar.

Ve 1952 de ise Atatürkçü geçinen ve onunla iftihar eden CELAL BAYAR da, Ahmet Gürkan’ın teklif ettiği ve Masonların loacalarını kapatmak istediği kanun teklifini red ederek bu suretle localarını kanunla pekiştirdi.

Varnalı Bulgar Yahudisi 33 dereceli Farmason Avram Benorayas, Türkiye Mason Cemiyeti’nin kapandığını Moskova’da bir toplantı sırasında öğrendi ve şunları söyledi;

“Türkiye”deki mason cemiyetinin Kemal Atatürk tarafından kapatılarak faaliyetinin durdurulduğunu Moskova”da tarihi bir yerde yoldaşlar arasında yapılan bir toplantıda işittiğim zaman, beynimden okla vurulmuş gibi sersemledim. Heyecandan şaşırmış bir halde, oradakilere şaşkınlık içinde haykırdım:

“O sarı lider ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır!
Mefkuremize imha edici darbe vuranların akıbeti, feci şartlar aştında ölümdür!…”

Atatürk”ün âni bir dönüşle mason cemiyetini kapatması bizi pek derin bir düşünceye sevk etmişti. İlk anlarda Kemal Atatürk”ü silahla ortadan kaldırmayı düşündük. Çünkü o, felsefemizin Türkiye”de yerleşme imkânlarını ortadan kaldırmıştı. Ancak doktorlarımız Atatürk”ün ölümünün ani oluşunu tehlikeli gördüklerinden, Kremlin’in istediği “esrarangiz ve kendine göre esrar arz edecek ölüm” kararına uyduk. Mason biraderler cemiyetimiz kapatıldıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi O’nun her hareketi’ni alkışladılar. Zamanla O’nun etrafında bir çember vücuda getirdiler ki; Sarı Lider, kendiliğinden bu çemberin içine girip hayatını bize teslim etti. O zannetti ki; bütün muhalif ve muarızlarını tasfiye ve bertaraf ettiği gibi masonları da tasfiyeye tabi tutmaya muvaffak olacaktır. Fakat asla! Bu sebeple kendisinin de ortadan kaldırılması son derece elzemdi.”

Localarını kapattığı için Atatürk”ü “ortadan kaldırma” kararı alan mason-komünist ittifakı silahla öldürme riskini başarı şansı yüzde 10”larda olduğu için tercih etmez. O zaman şu kararı alırlar:

“Onun ölümü esrarengiz olacaktır!”

Türkiye”nin ikinci Mason lideri Kimyager Mustafa Hakkı Nalçacı, acilen Kremlin”e davet edildi. Nalçacı Moskova”ya korkarak gitti. Başına bir hal gelmesi halinde Kremlin”in Çankaya”ya siyasi baskı yaparak serbest bırakılmasının sağlanmasını istedi. Kremlin, Nalçacı”ya garanti verdi, verdiği teminatlarla onu rahatlattı. Kremlin”den aldığı taahhütlerle korkusu geçen Nalçacı, işi ileri götürerek Atatürk”ün öldürülmesinden sonra Nazım Hikmet başkanlığında bir hükümet kurulmasını istediyse de, Kremlin “gerici Mareşal Çakmak”ın tabancasına hedef olunacağı” itirazı ile Nalçacı”yı frenledi.

Varnalı Bulgar Yahudisi Farmason Avram Banaroyas ve Türkiye”deki masonları ikinci lideri Mustafa Hakkı Nalçacı Kremlin yetkilileri ile toplantıdayken, yapılan konuşmaları Yunanlı gazeteci Apostolos Grasoz, ünlü Sovyet despotu Laurenti Beria ile birlikte yan odada ses alma cihazıyla takip ediyorlardı.

Benorayas 1 Ağustos 1948 tarihli Yunan Halkın Sesi (Laiki Foni) gazetesinde bunları yazarken, Yunanlı gazeteci Apostolos Grazos da Halk Cephesi (Laiki Metopo) gazetesinde 15 Eylül 1949 tarihlerinde yazdığı seri yazıda şu görüşleri dile getirdi;

“Filistin Siyon kolonilerini meydana getirmek için “Osmanlı İmparatorluğu”nu parçladık.Bundan sonra yapılması elzem olan üç vazife daha vardı. Bunları seri olarak tatbik etmek icap etdiyordu ki; Doktor Abrayava ve Fischenger cidden bu işte fedakarane çalıştılar. 1937 ortalarında, ismini açıklayamayacağım bir doktor, bazı şöhretlere dayanarak Atatürk”e ilk darbeyi sinir organlarını zaafa düşürmek suretiyle indirdi.. Böylelikle gösterdiği tedavi usülü Atatürk’ün sinir organlarını felce uğratt. Atatürk’te zaman zaman burun kanamaları, baş dönmeleri, istifralar, karşısındaki arkadaşı tanımamazlıklar kendini gösterdi. Bazı Avrupalı tıp dahileri, siroz mütehassısları, Sari Lider”in hastalığı ile meşgul olmak istediklerini Türk hariciyesine bildirmişlerse de; Türkiye’deki mukaddes üçgenimiz, meydana getirdikleri muhkem mevki ve selahiyetlerini cemiyetimize muhalif olanlara Sarı Lider”in tedavisinde vazife vermemekle bize pek ala ispat ettiler.”

Atatürk’ün hastalığı, konan teşhis ve uygulanan tedavi Varnalı Yahudi Farmason Acram Benaroyas, Atatürk”e ilk darbeyi 1937 yılı ortalarında indirdiklerini söylerken, bundan birkaç ay sonra Aralık 1937″de Yalova”da Atatürk”ü resmen muayene eden Prof. Dr. Nihat Reşat Belger ilk teşhisi “karaciğer üç parmak kadar büyümüş ve sertleşmiştir” diyerek koydu.

Oysa, Benaroyas’ın söylediği aylarda Atatürk kaşıntıdan muzdaripti. Çankaya’da bir akşam doktorun biri kaşıntıların karınca ısırması sonucu olduğunu söyledi. Atatürk, ““Ben geceleri kaşınıyorum, karınca yatak odama kadar girer mi?” diye sorunca, aynı doktor “evet” cevabını verdi. Köşkte et yiyen cinsten küçük kırmızı karıncaların varlığı söylentisi yayıldı. Hatta böyle karıncalardan bulunduğu tesbit edildi. Atatürk’ün İstanbul ve Yalova’da olduğu bir sırada Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr. Asım Arar”a telefon ederek “Köşkü karıncalar bastı, Atatürk kaşıntıdan şikayetçi, bir çare bulun.” dedi. Doktor ve diğer sıhhı personelden oluşan 8 kişilik karınca arama ekibinin çalışmalarını Dr. Nuri Refet Korur “evet kırmızı renkte küçük karıncalar gördük” diye açıklamıştı. İlgili mütehassıslar da; bu tip karıncaların Çin’den Avrupa’ya geldiğini ve etle beslendiklerini söylemişlerdi. Karınca hikayesini bilen Atatürk, Dr. Velger”in karaciğerle ilgili teşhisini ve kaşıntının sebebinin bu olduğunu duyunca şaşırmış, ama belli etmemişti.

Atatürk’ü yavaş yavaş öldürme planı hızla işliyor, Atatürk”ün hastalığının teşhisi ile ilgili farklılıklar Atatürk’ün ölüm raporlarına bile yansıyordu. Atatürk’ün fenni rapora geçen hastalığı “Alkole bağlı siroz” olarak tanımlandı. Oysa aynı rapora imza atan doktorlardan Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, daha sonra “bunu kati olarak kestirmek mümkün değil” diyerek “hipertrofik siroz” tanısına yöneliyordu. Yani alkole dayanmayan (sıtma) siroz.

30 Temmuz 1938 Cumartesi günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Atatürk”ün kalbinin kuvvetli olduğunu düşünürken, 4 gün sonra kalbi kuvvetlendirici iğne yapılmasına karar veriyordu.

Dr. Asım Arar ise, Dünya Gazetesi’ndeki mülakatında Atatürk”ün hastalığı ile ilgili olarak “karaciğer kifayetsizliği”nden şüphelendiğini bu şüphesini “söylenmesi icap eden” kişilere söylediğini, bu kişilerinse, böyle bir ihtimalin mevcut olmadığını söylediklerini bunu üzerine ise kendisinin daha ileri gidemediğini söylüyordu. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak da, Dr. Arar’ın söylediği türden birinin Atatürk’ün çevresinde bulunabileceğine inanmanın kendisi için güç olduğunu söylüyordu. 31 Temmuz 1938 günü Viyana’dan gelen Prof. Dr. Eppinger Atatürk’e çiğyemiş kürü uygulayarak bol bol kavun karpuz yedirmiş, ertesi gün Almanya”dan getirilen Prof. Dr. Bergman‘da Atatürk’e rendelenmiş elma yedirtmiştir. Daha sonra da bu iki doktor bir araya gelerek damar tıkanıklığını düşünerek Atatürk’e Salygran şırıngası uygulamaya karar vermişlerdir. Aynı gün yapılan konsültasyonda bu Alman ve Paris’ten getirilen Prof. Dr. Fissinger ise yukarıdaki doktorlardan farklı olarak afyon mürekkepleri ile şibih kalevilerin (alkoloid) verilmesini uygun görüyordu.

Zehirlendiğini anlamıştı Atatürk, Afet İnan’a yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu;

“Afet, vaziyetim şudur; bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir.. Hükümet benim reyimi almaya lüzum görmeksizin Fissinger’i getirtti.”

Atatürk’ü tedavi(!) eden doktorlar:

Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Prof.Dr. Nihad Reşad Belger Atatürk”ü tedavi eden sürekli doktorlardı. Prof.Dr. Akil Muhtar Özden, Prof.Dr. Süreyya Hidayet Sertel, Prof.Dr. Mim Kemal Öke(adı sürekli tedavi edenler arasında da geçmektedir), Prof.Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı, Dr. Mehmet Kamil Berk, Prof. Dr. Mustafa Hayrullah Diker ise gerektiğinde sürekli doktorların danıştıkları danışman hekim olarak görev yapmışlardır. Sağlık Bakanı Dr. İ.Refik Saydam idi. Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof.Dr. Asım Arar idi. Bunların dışında, Paris’ten Prof.Dr. N. Fissinger (3 defa), Berlin”den Prof.Dr.Von Bergman, Viyana”dan Prof.Dr. H. Epinger isimli üç yabancı doktor da Atatürk”ün tedavisinde görev almışlardır.

Şimdi size yukarıda bahsettiğimiz Prof. Dr. Bergman ve Prof. Dr. Eppinger’ın Atatürk’e verdikleri Salyrgan adlı ilacın içeriğini kısaca anlatayım: Salyrgan (civalı ilaç)”ın Atatürk”ün tedavisinde “ajan tedavi ilacı” olarak kullanıldığı, aslında Mustafa Kemal Atatürk”ün bu ilaçla ağır ağır zehirlenerek öldürüldüğü ortaya çıkmıştır. Öte yandan Atatürk”ün daha evvel sıtma geçirdiği bilinmesine rağmen karaciğer ve dalağı yıpratan Kinin ve Atebrin gibi ilaçlar bol miktarda kullanılarak ölüm çabuklaştırılmıştır. Sadece 1937 yılında İstanbul Eczanesi”nden Atatürk için 43 kutu kinin ilacının alınmış olması buna iyi bir örnektir.

  • Atatürk’ün tedavisi için doktor seçimini kim yapmıştır?
  • Purinol adlı ilaç Atatürk’ün tedavisinde ne kadar kullanılmıştır? Bu ilacı imal eden Hakkı Bey, (Ruhsat tarihinde soyadı kanunu daha çıkmamıştı.) Mustafa Hakkı Nalçacı denen kimse midir?
  • Burun kanamalarından dolayı Atatürk’ü tedavi eden Dr. Naki Yıldırım yerine Numune Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Prof. Dr. Meyer’e görev verilmesine neden ihtiyaç duyulmuştur?
  • 1938 Şubat ayında doktorların gelmesini uygun bulmayan Atatürk’e rağmen Prof.Dr, Frank, Prof.Dr.Epinger hangi gerekçe ve kimlerin tavsiyesi ile niçin getirilerek destursuz Atatürk’ün vücudu onlara emanet edilmiştir?
  • Müsteşar Dr. Arar’ın yaptığı ilk teşhisi bildirdiği ve kale almayan yetkililer kimlerdi?
  • Atatürk’e kaşıntıların sebebini karınca ısırığı olarak teşhis eden ve Çankaya Köşkü’ne ziyaretçi olarak 1937 sonlarında gelen doktor kimdi?
  • Ölüm anında Atatürk”ün ağzına su verdiği ölüm raporunda belirtilen Dr.Kamil Berk ölüm raporunu niçin imzalamamıştır?
  • Atatürk, Dr. Nihat Reşed Belger’e daha önce kendisini muayene eden Prof. Neşet Ömer İrdelp’in koyduğu teşhisi kontrol ettirme ihtiyacı neden hissetmiştir?
  • Dr. Fissenger’in yazdığı reçeteleri hangi eczacı yapmıştır?Bu eczacı Mustafa HAKKI nalçacı mıydı?
  • Bahsi geçen yabancı doktorlar getirilmeseydi Salyrgan şırıngasını Türk doktorlar uygularlar mıydı?
  • Sürekli doktorların bilgisi dışında Paris’ten getirilen ilaçların sorumluluğu kime aittir? (Paris’ten gelen ilacı bünye kabul etmemiş, hasta daha da fenalaşmıştır. 24 Ağustos 1938″deki bu tedavi işin dönüm noktasıdır. Atatürk, o tedaviden sonra “tamamiyle başka şahsiyet olmuştum. Çok tuhaf” diye Prof.Dr. İrdelp’e anlatıyor)
  • Paris”te ilaç alınan 54 Reu Faubourrg Sainet Honere adresindeki firmanın Dr.Fissenger ile olan bağlantıları nedir?
  • Özel Kalem Müdürü göreviyle Atatürk’e Köşk’ü karıncaların bastığına inandırmaya çalışan Süreyya Anderiman kimdir?
  • Atatürk”ün ölümün üzerine düzenlenen iki rapordan; ilkinde teşhis karında toplanan sıvı, asit olarak belirtilirken, ikinci raporda alkolle ilişkili karaciğer iltihabı denmesinin sebebi nedir?
  • Atatürk’ün tedavisi ile ilgili notları olduğunu söyleyerek, bir gün hatıra yazacağını söyleyen Dr. Ömer İrdelp, bahsettiği hatırayı niçin yazmamıştır?
  • Atatürk’e biopsi ve otopsi yaptırmama kararını İçişleri Bakanı mason Şükrü Kaya mı vermiştir?
  • Atatürk”ün sıhhı hayatına ilişkin bilgiler Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı”nda nasıl kayıp olmuştur? (Bakanlık 1976 yılında bilgi isteyen bir profesöre “tüm aramalara karşın bulunamamıştır” cevabını vermişti)
  • 1948 ve 1949 yılında Bulgar yahudisi Framason Avam Benaroyas ve Yunan gazeteci Apostolos Grazos’un Yunan gazetelerinde yer alan iddiaları üzerine Türkiye Cumhuriyeti hükümeti herhangi bir araştırma ve girişimde bulunmuş mudur? Yoksa, haberi dahi olmamış mıdır?

Durum bundan ibarettir!

Ey Türk!

Dostunu da Düşmanını da bil artık!

Yazı kategorisi: Genel | 39 Yorum »

Cüneyt Zapsu – PKK- Bim Üçgeni

Yazan: vatanhainleri Mayıs 18, 2007

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın Danışmanı ve BİM marketlerinin sahibi :

Cüneyt Zapsu, hem Kürt Teali Cemiyeti’nin Kurucu üyesidir hemde Kürt Hevi Cemiyeti’nin Kurucusu ‘Kürdistan’da Kürtten başka hiçbir millet yoktur’ diyen Abdurrahim ZAPSU’nun torunudur.

Alman vatandaşı olduğu için milletvekilli adayı olmadığı belirtilen Cüneyt ZAPSU AKP’nin kurucu üyesi

“Türkiye yalnızca Türklerin değildir, Bu düzenin koruyucusu olmamız mümkün değil… “

“Ata’ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok…”

“Bu hukuku hazırlayanlar bu düzenin kaldırılmasının maşası olacak…” diyen Tayyip’in danışmanıdır.

Yaşadığı sürede Türklere her fırsatta kin kusan babaannesi Hidayet Zapsu, Kürt isyanlarının baş aktörü olan Bedirhan aşiretine mensuptu.

BİM’in de sahibi olan Cüneyt ZAPSU’ nun halası PKK’nın ve Apo’nun akıl hocası Musa ANTER’in karısıdır.

ZAPSU’nun şirketlerinde, Kürt Teali Cemiyeti’nin başkan ve mensuplarının torunları yönetici olarak görev yapıyorlar.

“Şeyh Sait’in öcünü alıyorum, aldım… ”

“Şeyh Sait ve taraftarları gerçek şehittirler” diyen, Şeyh Sait’in dava arkadaşı Abdurrahman ZAPSU’nun torunu Cüneyt ZAPSU icraatlarıyla da görülüyor ki, dedesinin kin Ve intikam duygularını başarıyla devam ettiriyor.

AKP Genel Başkan Yarımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat ise Şeyh Sait’in torunudur.

BİM’den alınan her ürün hainlerin gücüne güç katmaktadır. BİM Marketlerinden alışveriş yapmayınız; yapanları uyarınız!

BİM’E ÖDEDİĞİMİZ HER LİRA PKK’YA GİDECEĞİNDEN , BİZLERE ŞEHİT VE GAZİ OLARAK GERİ DÖNECEKTİR.

Yazı kategorisi: Aldatma ve Karalama Partisi, Cüneyt Zapsu, PKK ve Kürdistan Meselesi, Recep Tayyip Erdoğan | 29 Yorum »

PKK’nın Medya Patronları

Yazan: vatanhainleri Mayıs 18, 2007

Milli İstihbaratı Güçlendirme Birimi, Türkiye ve dünyada PKK’yı destekleyen veya PKK’nın finanse ettiği medya kuruluşlarını ve medya patronlarını bir bir açıkladı..

Turancılar Basın Bürosunun daha önce kamuoyuna açıkladığı “PKK”nin yeni Medya Patronları belli oldu” başlıklı haber, Milli İstihbaratı Güçlendirme Birimi tarafından incelendi ve belirtilen isimler araştırıldı. Yapılan araştırmalar sonucu bölücü terör örgütü PKK”nın “basın ve yayın faaliyetleri”nde yer alan örgüt mensupları hakkında yeni bulgulara ulaşıldı. O bilgiler:

1- Bölücü terör örgütü PKK”nın gerçekleştirdiği 4. Genel Kurul toplantısında Türkiye ve Avrupa”daki “basın-yayın” çalışmalarıyla ilgili yaptığı yeni görevlendirmeler şunlardır:

TÜRKİYE

a- Özgür Gündem (Merkezi İstanbul)

Hüseyin Aykol (Ahmed Faik) : Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni. Terör örgütü TKP-B”in eski Merkez Komite üyesidir. 2003″de Kuzey Irak”taki örgüt kamplarını ziyaret etti. Geçtiğimiz günlerde gözaltına alındı. (TEM/235/2676)

Pınar Selek (Pınar) : Gazetenin eski Genel Yayın Yönetmeni. Örgütün Mart ayında gerçekleştirdiği olağanüstü basın toplantısında yayın kuruluna seçildi. Ancak bu öneriyi red ederek istifa etti. Bugün Mısır Çarşısı davasısında, ağırlaştırılmış ‘müebbet hapsi’ isteniyor. Ancak geçtiğimiz günlerde İstanbul DGM’de 1998′de açılan ve halen Ağır Ceza Mahkemesi’nde süren davasında beraat etti. (TEM/249/2745)

b- Dicle Haber Ajansı (Merkezi Diyarbakır)

Devrim (Şoreş) : Avrupa”dan bölücü terör örgütüne katıldı. Bir çok yasadışı yayın organlarında çalıştı. 2005″de Kuzey Irak”a gitti ve uzun bir süredir bölücü terör örgütünün kamplarında kaldı. Örgütün elebaşı Duran Kalkan tarafından ajansın koordinatörü olarak Türkiye”deki basın çalışmalarına görevlendirildi. Terörist aynı zamanda kırsalda oluşturulan sözde basın-yayın koordinasyonunda yer alıyor. Araştırması devam ediyor. (TEM/235/3755)

Mehmet (Nasır) : Uzun bir süredir Diyarbakır ve İstanbul”daki şubelerde çalıştı. Örgütün Mart ayında gerçekleştirdiği olağanüstü basın toplantısına katıldı. Ayrıca örgütün elebaşı Murat Karayılan ile görüştü. Görüşme sonrası ajansın Diyarbakır şubesine Haber Müdürü olarak görevlendirildi. Terörist geçmişte bazı yasadışı eylemlere de katıldı. (TEM/254/3775)

Mazlum : Kuzey Irak”taki örgüt kamplarında askeri ve siyasi eğitim aldı. Karayılan tarafından ajansın Ankara şubesine Haber Müdürü olarak görevlendirildi. Araştırması devam ediyor. (TEM/312/2943)

Mustafa Pektaş : Ajansın Yayıncılık Tanıtım ve Ticaret A.Ş Yönetim Kurulu Başkanı. Ayrıca finans işlerinden sorumlu. (TEM/288/2916)

Sami Tan : Sorumlu Yazıişleri Müdürü. Daha önceleri Istanbul”da bir çok şiddet eylemlerini organize etti. Bölücü televizyon kanalı Roj TV”de örgüt lehine bir çok açıklamalarda bulundu. Araştırması devam ediyor. (TEM/188/2106)

c- Özgür Halk (Merkezi İstanbul)

Dilek (Nesrin) : Sorumlu kişidir. Kuzey Irak”taki örgüt kamplarında askeri ve siyasi eğitim aldı. Örgütün elebaşı Duran Kalkan”ın talimatıyla tekrar Türkiye”ye görevlendirildi. Sözde Kongre”den sonra tekrar sorumlu kişi olarak atandı. Ancak kısa bir süre sonra görevinden istifa etti. (TEM/197/2526)

d- Azadiya Welat (Merkezi Diyarbakır)

Tayyip Temel : Örgütün Mart ayında gerçekleştirdiği olağanüstü basın toplantısına katıldı. Ayrıca örgütün elebaşı Murat Karayılan ile görüştü. Görüşme sonrası gazeteye bizzat sorumlu kişi olarak görevlendirildi. Geçtiğimiz günlerde tekrar Kuzey Irak”a giderek Murat Karayılan ile görüştü. Terörist geçmişte bazı yasadışı eylemlere de katıldı. Araştırması devam ediyor. (TEM/199/2808)

e- Fırat Dağıtım Şirketi (Merkezi İstanbul)

Baran : Uzun bir süredir dağıtım şirketinde yer alıyor. Ayrıca bazı militanlarla hareket ederek Kürt kökenli vatandaşlarımızdan haraç topluyor. Topladığı paraları düzenli olarak Kandil”e aktarıyor. Mart ayında Kandil”de gerçekleşen olağanüstü basın toplantısına katıldı ve örgütün bazı elebaşlarıyla görüştü. Görüşme sonrasında tekrar dağıtım şirketine sorumlu kişi olarak atandı. (TEM/175/2645)

AVRUPA

a- Roj TV (Merkezleri Kopenhag ve Brüksel)

Gönül Kaya (Zelal) : Diyarbakır ve Bingöl kırsalında bir çok kanlı terör eylemlerine katıldı. Daha önceleri bölücü örgütün bir çok kurum ve kuruluşlarında “yönetici” düzeyinde çalıştı. Geçen yıl Murat Karayılan”ın talimatıyla bölücü yayın organın başına getirildi. (BfV-156-287-B34)

Manouchehr Zonoozi : Azeri asıllı iş adamı. “Mesopotamia Broadcast A/S” (Mezopotamya Yayın Şirketi) sorumlusu ve ROJ TV Genel Direktörü. Bölücü yayın organını Danimark”a üzeri denetliyor ve yürütüyor.

Kenan Azizoğlu : Uzun bir süredir yayın kurulunda çalıştı. Ancak geçen yıl suç işlediği için örgüt tarafından istifaya zorlandı. Şu anda görevsiz konumda. Ayrıca bölücü terör örgütüne muhalif eden çevrelerle ilişkisi var. (BfV-178-209-B29)

Av. Ferda Çetin : “Zelal” kod adlı kadın teröristin yardımcılarından. Geçen yıl suç işlediği için örgüt tarafından ihraç edildi. Kongre”den sonra tekrar bölücü yayın organının başına getirildi. Yayın organın finans ve mali işlerini denetliyor. Ayrıca Şam”da siyasi ve askeri eğitim aldı.

İsmet Kem (Mordem/İsmet) : “Zelal” kod adlı kadın teröristin yardımcılarından. Daha önce Frankfurt”da yayın yapan bölücü yayın organı “Özgür Politika”da Genel Yayın Yönetmeni olarak görev aldı. (BfV-301-170-B67)

b- Özgür Politika (Merkezi Neu İsenburg)

Fatma Ateş (Fatma) : Muş-Tunceli kırsalında bir çok kanlı terör eylemlerine katıldı. 2004″de örgütün elebaşı Murat Karayılan”ın talimatıyla Avrupa”ya gönderildi. Gazetenin sorumlusu olarak görev yapıyor. (BfV-241-190-B76)

Nurdoğan Aydoğan (Haydar) : Bölücü terör örgütünün elebaşı Rıza Altun”un yeğenidir. Güneydoğu”da bir çok kanlı terör eylemlerine katıldı. Örgütün elebaşı Duran Kalkan”ın bizzat yardımcılığını yaptı. Gazetenin yayın kurulunda yer alıyor. (BfV-311-266-B97)

c- Fırat Haber Ajansı (Merkezi Amsterdam)

İsmet Kayhan (Diyar) : Geçen yıl Alman makamları tarafından bölücü ve kışkırtıcı yayın yaptığı gerekçesiyle kapatılan Mezopotamya Haber Ajansının eski Genel Yayın Yönetmeni. Şam”da terörist başı Apo”nun yanında kaldı. Şam”daki örgüt kamplarında askeri ve siyasi eğitim gördü. Ayrıca daha önceleri Avrupa ve Türkiye”deki bazı yasadışı yayın organlarında da çalıştı. (BfV-149-203-B91) (TEM/092/2011)

d- Serxwebun (Merkezi Amsterdam)

“Türk Sefkan” : Türk asıllı. Güneydoğu”da bir çok kanlı terör eylemlerine katıldı. Daha sonra yaralı olarak Avrupa”ya gönderildi. Uzun bir süre Şam”da terörist başının yanında kaldı. (BfV-121-147-B77)

- Bölücü terör örgütü PKK”nın sözde Yürütme Konsey Başkan Yardımcısı Murat Karayılan”ın “Kongre Kararları” doğrultusunda “basın ve yayın” çalışmalarına görevlendirdiği yeni mensupları şunlardır:

TÜRKİYE

a- Hüseyin Aykol (Ahmed Faik): Özgür Gündem-İstanbul
b- Devrim (Şoreş): Dicle Haber Ajansı-Diyarbakır
c- Mehmet (Nasır): Dicle Haber Ajansı-Diyarbakır
d- Mazlum: Dicle Haber Ajansı-Ankara
e- Tayyip Temel: Azadiya Welat-Diyarbakır

AVRUPA

a- Gönül Kaya (Zelal): Roj TV-Brüksel
b- Av. Ferda Çetin: Roj TV-Brüksel
c- İsmet Kem (Mordem/İsmet): Roj TV-Brüksel
d- Nurdoğan Aydoğan (Haydar): Özgür Politika-Neu İsenburg

Yazı kategorisi: PKK ve Kürdistan Meselesi | 1 Yorum »

Fortis Bank – PKK İşbirliği

Yazan: vatanhainleri Mayıs 18, 2007

Belçika-Hollanda ortaklığı Fortis tarafından satın alınan Dışbank, dünden itibaren Ülkemizdeki banka müşterilerini Fortis Bank adıyla kabul etmeye başladı. Fortis Bank Yönetim Kurulu Başkanı Karel De Boeck, 2010 yılına kadar şube sayısının 183′ten 300′e çıkarılacağını açıkladı.’ Bu haber, Türkiye’nin mümtaz basın ve yayın organlarının hemen hemen tümünde yer aldı. Fakat hiç kimse, Fortis Bank’ın, PKK’nın kullandığı mayınları üreten firmaya ortaklığından bahsetmedi. İşte gözden kaçan! o detay:

Dünya üzerindeki bankaların hareketlerini izleyen Netwerk Vlaanderen adlı kuruluş, aralarında Fortis Bank’ın da bulunduğu 5 bankanın, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından üretimi yasaklanan misket bombası, nükleer bomba, seyreltilmiş uranyum silahları ve mayın gibi mühimmat üreten silah şirketleriyle ortak olduğunu belgeledi.

Netwerk Vlaanderen tarafından hazırlanan 52 sayfalık raporda, Belçika’nın önde gelen finans kuruluşlarından biri olan Fortis Bank’ın, dünyanın en büyük mayın üreticisi Singapore Technologies Engineering-STE’de 1,376,600 adet hissesinin bulunduğu ortaya çıkarıldı.

Raporda Fortis Bank’ın ortak olduğu Singapurlu mayın üreticisi STE’nin VS-50 ve VS-69 tipi mayınlar ürettiği belirtildi. Singapurlu STE firmasının ürettiği VS-50 ve VS-69 tipi mayınlar, Güneydoğu’da PKK tarafından sıklıkla kullanılıyor.

Dünya Mayın İzleme Komitesi’nin 1999 tarihli raporunda Singapur’un tek mayın üreticisi STE’nin Valsella Valmara 69 ve Valsella VS-50 mayınlardan milyonlarca adet ürettiğini belgelemişti.

HSBC BANK’TA ERMENİ SOYKIRIMININ SES GETİRMESİ İÇİN SPONSOR OLMUŞTU

Ülkemizde sayıları hızla çoğalan yabancı bankaların bir yandan ekmeğimizi yerken bir yandanda ülkemizin birlik bereberliğini bozan şer odaklarıyla çeşitli ilişkileride bulundukları da çeşitli şekillerde ıspatlanmıştı.

“Dünyanın yerel bankası” sloganıyla, 110 milyonun üzerinde müşteriye hizmet veren HSBC Bank’ın dünyanın dört bir yanındaki şubelerinde güya Türkler tarafından yapılan ermeni soykırımının dünya kamuoyuna anlatılması noktasında maddi destek verdikleri ve bunun içinde sponsor olduğunu da unutmayalım.

Yazı kategorisi: PKK ve Kürdistan Meselesi, Sözde Ermeni Soykırımı | 3 Yorum »

Anadolu Federe İslam Devleti (AFİD)

Yazan: vatanhainleri Mayıs 18, 2007

ANADOLU FEDERE İSLAM DEVLETİ (AFİD)

Dünya İslam devletini esas alan AFİD’in kurucusu ülkemizde “Kara Ses” olarak da bilinen Cemalettin KAPLAN’dır. Cemalettin KAPLAN’ın ölümünden sonra yerine oğlu Metin KAPLAN geçmiştir.

        Örgüt Kurucusu Cemaliettin Kaplan

    Örgüt Lideri Metin Kaplan

Örgüt 29 EKİM 1998 Cumhuriyet Bayramı ve 10 KASIM 1998 Atatürk’ü anma törenleri esnasında Anıtkabir’de ve İstanbul’da Fatih camiinde gerçekleştirmeyi planladığı fakat yapılan operasyonlar sonucu gerçekleştiremediği uçakla intihar saldırısı türü eylem hazırlıkları ile dikkat çekmiştir.

Faaliyetlerini Avrupa genelinde; 7 ülke, 27 Bölge Başkanlığı, çeşitli vakıfları ile 103 Camii Derneği vasıtasıyla yürüttüğü bilinmektedir. Yayın organı ümmet-i muhammed gazetesidir

Bunun yanında Alman Hükümetinin aldığı bir karar ile 12 Aralık 2001 tarihinde faaliyetleri yasaklanmış ve tüm mal varlığına el konulmuştur.

Yazı kategorisi: AFİD, Radikal İslam Hareketleri | 5 Yorum »

İBDA/C (İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi) Örgütü

Yazan: vatanhainleri Mayıs 18, 2007

     İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi İBDA/C

Amaç: Dini esaslara dayanan, Sünniliği temel alan, Şii düşünce ve grupları reddeden, silahlı eylemi benimseyen bir örgüttür.

Yapılanması :

Söz konusu örgüt, “Kendinden Zuhur Diyalektiği” olarak ifade edilen bir stratejinin gereği olarak, örgüt mensupları arasında hiyerarşik bir irtibata girmeksizin bağımsız yapılanmaktadırlar. Örgütün legal ve illegal alandaki faaliyetleri tamamen bağımsız inisiyatifler çerçevesinde oluşturulan cepheler tarafından yürütülmektedir.

Her cephe, belli bir hedef ve fonksiyon belirleyerek ayrı ayrı yapılanmakta ve herkes örgütün yayın organlarında propagandası yapılan İBDA-C fikriyatı doğrultusunda, kimseden emir almaksızın kendi grubu içerisinde faaliyet göstermektedir. Dolayısıyla yapılan eylem ve etkinliklerden çoğu zaman diğer cepheler haberdar olmamaktadır.

Yan Kuruluşları ve Destekleyen Örgütler :

Örgütün en önemli faaliyeti basın-yayın alanındadır. Açmış oldukları kitapevleri ve yayın organları vasıtası ile taban kazanmakta ve bunların teorik olarak eğitimlerini ve eylemlere hazırlanmalarını büyük ölçüde yine yayın organları ve belli ölçüde de kitapevleri çevresinde gerçekleştirmektedirler.

Örgüt, geçmişte çıkartmış olduğu çok sayıdaki derginin yanı sıra günümüzde “Beklenen Nizam” ve “Haberci Akademyaya Doğru” isimli aylık dergiler ile “akademyaya doğru. cjb.net”, “akademyayadogru.org/”, “akademya.org/” ve “mirzabeyoğlu.com” gibi internet siteleri aracılığıyla propaganda faaliyetlerine devam etmektedir.

   Salih İzzet Erdiş (Salih Mirzabeyoğlu) Kurucusu

1985 yılında Salih İzzet ERDİŞ liderliğinde Necip Fazıl KISAKÜREK’in “Büyük Doğu” fikriyatı olarak bilinen fikirlerinden hareketle kurulmuştur. Örgüt lideri halen Bolu’da ceza evindedir.

1998′in son günlerinde İstanbul’da yakalanan ve 98 eylemden sorumlu tutulan Erdiş, DGM’de “mevcut anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs etmek” suçundan idam cezası istemiyle yargılandı.

Erdiş, DGM’de son çıktığı duruşmada, mafya babası olmadığını, kendisinin “kumandan” olarak çağırılmasının da özel bir anlam taşımadığını söyledi. Erdiş, “Örgüt lideri değilim. 40 tane kitap yazdım. Ortaya fikir atar, çekilirim. Liderim Turgut Özal’ın arkadaşı Necip Fazıl’dır” dedi.

Salih MİRZABEYOĞLU’nun cezaevine girişinden sonraörgüt içinde yeniden yapılanma başlamıştır.

Ali Osman ZOR –> Beklenen Yeni Nizam
Sadettin USTAOSMANOĞLU –> Çarşamba Cemaati
Mehmet FIRAT
Yılmaz YÜKSEL –> Kararsızlar Grubu

Yazı kategorisi: Radikal İslam Hareketleri, İBDA/C Örgütü | 22 Yorum »

Hizbullah Terör Örgütü

Yazan: vatanhainleri Mayıs 7, 2007

Hizbullah terör örgütü; 1979 yılında Hüseyin VELİOĞLU (DURMAZ), Edip GÜMÜŞ, İsa ALTSOY gibi şahıslar öncülüğünde “Müslüman Kardeşler” örgütünden etkilenilerek Batman’da kurulmuştur.

    Hüseyin Velioğlu ( Arşivci)

      İsa ALTSOY  (Kurye)

      Mehmet Beşir VAROL Örgüt Lideri (Y)

Örgütün kolları:
AVRUPA YAPILANMASI
METROPOL İLLER
MARMARA BÖLGESİ
AKDENİZ BÖLGESİ
D.ANADOLU BÖLGESİ
G.DOĞU ANADOLU BÖLGESİ

Amacı; mevcut Anayasal düzeni yıkarak yerine dini esaslara dayalı bir devlet kurmaktır.

Üç safhalı bir stratejiyi öngörmektedir.

  • Propaganda (Tebliğ),
  • Teşkilatlanma (Cemaat),
  • Silahlı savaş (Cihad) metodudur.

Örgütün kurucu lideri Hüseyin VELİOĞLU 17 Ocak 2000 tarihinde İstanbul’da, ikinci lideri Sülhattin ÜRÜK 05 Eylül 2001 tarihinde Adana’da ölü olarak, daha sonra yurt içi sorumluluğuna getirilen M.Beşir VAROL ise 17 Mayıs 2003 tarihinde Konya’da sağ olarak ele geçirilmiştir.

Yapılan aramalarda 2’si kadın 70 ceset bulunmuştur.

Türkiye’deki irticai kesimin, Hizbullah‘ın Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde bir “Kürt-İslam Devleti” kurması fikrine sıcak bakmadığı gözlenmektedir.Bu nedenle anılan kesimden destek sağlama konusunda ciddi problemler yaşamaktadır.Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yeniden toparlanma ve taban genişletme gayretlerini sürdürmektedir.Örgütsel faaliyetlerde cezaevleri için kurye olarak kadınlardan faydalanmaya ağırlık verebilir.

Birçok örgüt mensubunun ceza evlerinde olduğu göz önüne alındığında, örgütün geleceğe dönük faaliyetlerinde ceza evlerinin etkin bir rol oynayabilir.

Halen var olduğunu ispatlayabilmek maksadıyla güvenlik güçlerine yönelik eylemlerde bulunabilir.

Yazı kategorisi: Hizbullah Terör Örgütü, Radikal İslam Hareketleri | 15 Yorum »

Bir Fethullah Maduru anlatıyor:

Yazan: vatanhainleri Mayıs 7, 2007

Benim adım Eyup K****. Ben Turkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşıyım. 27 ocak 1978′ de İstanbul’da doğdum. Fethullah Gülen Cemaati ile kez 1990 yılında, 12 yaşımda iken tanıştım. O yıllarda ben bir devlet lisesinde okuyordum…

Bu cemaat sizin de öğrenebileceğiniz gibi dünyadaki en güçlü cemaattir. Onlar (yani cemaat mensuplari) her yerdeler, ordu’da, 20% polisin içinde, valiler ve yerel yoneticilerin arasındalar (76 il valisi içinden 30′u, devlet yonetimi mevkilerinde, binlerce cemaat mensubu ve sempatizani,yüzlerce yerel belediye başkanıve yonetimi). Her politik partinin, ekonomik, sosyal ve medya kuruluşlarınınn ve sivil toplum örgütlerinin içinde mevcutlar.

En önemli ise bu tür kuruluşları kendileri kurabiliyor ve yonetebiliyorlar. Fethullah Gulen Cemaati’nin dini plandaki amaci; butun dini cemaatleri, legal ve hatta illegal yapilanmalari hatta tarikatlari, onlarin ”kaynak sakirtler” dedikleri cemaat mensublari kanali ile bir cati altinda toplamak yani kontrol edebilmek (1997 FKM-Istanbul Konferansi”Bütün cemaatleri bize tabi ettireceğiz. Etmeyeni de yumruğumuzla ettiririz”)…

Tabi ki bu sadece isin çok ufak kısmı. Fethullah Gülen Cemaati’nin dünya’nın her tarafinda okullari var. Asagi-yukari her ulkede, basta eski sovyet cumhuriyetleri olmak uzere, kesinlikle bir kompleksleri var. Universite, lise, degisik okullar, dil, surucu,rehberlik, bilgisayar okullari gibi. Tabi ki cemaatin ticari mensuplari da bu ulkelerdeler(sadece yurt disinda 300 okul). 8 Aralik 1998 tarihinde ABD anlayisi kapitalizmin ve bizatihi ABD’nin destekledikleri ve desteklemedikleri konusunda bizler icin bir mihenk tasi olan(ABD bu anlayisi bizzat kendisi oturtmustur) Radio Liberty’ de Fethullah Gulen ve O’nun okullari hakkinda yayinlanan ve cemaatin yayin organlarindan biri olan Zaman gazetesinde ertesi gun bildirilen program soyledir;”Soguk savas doneminde Bati’nin komunist bloktaki halklar icin faaliyete gecirdigi ozgurluk radyosu, Hocaefendi ve ozel okullari konu edindi: Radyonun dun aksamki yayininda, halkin destegi ile dunyanin bir ulkesinde ozel okullar actiran Hocaefendi’nin dunya barisinin temini icin onemli bir altyapi hazirladigi belirtildi. Okullarin acilmasiyla Turkiye’nin sempatisinin arttigi vurgulanirken, Rus ogrenci ve velilerin ailevi ve sosyal hayatlarinda meydana gelen degisiklikler dile getirildi. Renk, din, dil, irk ayrimi yapilmadan 52 ulkede cok sayida okulun kuruldugunu haber veren Radio Liberty program sunuculari, yakin bir zamanda bu okullarla ilgili genis kapsamli bir program yaparak dinleyicilerine sunacaklarini bildirdiler…”

“Fethullah Gulen ilk kez resmi olarak, basina da haber verilerek 1995 yilinda zamanin basbakani Tansu Ciller ile gorustu. Elbete ki Hocaefendi o zamana kadar hic bir resmi sahsiyetle gorusmedi mi? Elbete ki gorustu. Cumhurbaskanlari ile, basbakanlarla, bakanlarla. Ama butun bunlar bir gizlilik icinde olmustu. Hatta Turgut Ozal’dan sifirlari yazilmamis cekler bile aldi Hocaefendi. Bu isler Ekrem Pakdemirli araciligiyla yapilmistir. Hatta Ekrem Pakdemirli’nin 1995 lerde kucuk oglu cemaatin icinde idi. ”Ciller’in cevabi buna merkez sagci politikalarina geri donmek, organize olmus islami gruplarla koalisyon kurmak,en onemli islami cemaat’in ruhani lideri olan Fethullah Gulen ile bulusmasini resmi olarak aciklamak, Fethullahcilarla” (Turkey:Islam and the crisis of Kemalizm., Athens., 1997., sayfa 97).

Fethullah Gulen 1997 yilinda Ortodoks Patrigi Bartholomeos ile ve hemen ardindan 1998′de Roma Katolik Kilisesi Papasi II. Jean Paul ile gorustu. Hocaefendi once Papa’ya bir mektup yazdi ve ”Papalik misyonuna KATILMAK istedigini beyan etti”. Mektubun iletilmesi ve gorusmenin saglanmasi Vatikan’in (Holy See) Turkiye temsilcisi Monsenyor George Morovitz tarafindan saglandi. Her iki bulusma da ”Dinlerarasi Dialog” adi altinda yapildi(Tabi ki Fethullah Gulen’in anladigi manada). Ifade etmek istedigim; Fethullah Gulen’in ve cemaati’nin spesifik bir dialog ve hosgoru anlayislari vardir. Herkesden sozum ona hosgoru isterler (oturdugunuz ev de buna dahildir), ama onlar kimseye sabredemezler.Dunya’nin merkezinin kendileri oldugunu zannederler. Fethullah Gulen hakkinda en ufak bir yaziya bile sabredemez. O yazari haddini bildirmek icin ne lazim ise yaptirir. 17 Mayis 2001′de Fethullah Gulen’in 2 no’lu Ankara DGM sindeki davasina devam edilecek. Davanin gecen celsesinde Fethullah Gulen’in avukatlari Vatikan’in temsilcisi George Morovitz’ i sahit olarak gosterdiler. Yani benim gibi kendini aciz ve bir hic sayan muslumani bile samimiyetle soyluyorum cok uzdu. Bir muslumanin sahidi Papa’nin temsilcisi!!! Cok yazik!!! Vatikan bu gune kadar hangi muslumana ve devlete yardim etmis de Hocaefendi’ye edecekmis? Sunun bilinmesini isterim ”uc kurusa bes kofte olmaz”. Sayin Bartholomeos ise, bilgilerime gore ayni teklifi almis, yani sahit olmasi i cin Fethullah Gulen’e. Fakat reddetmis.

Bravo!!! Sayin Patrik gercekten tahmin ettigim gibi bir insanmis. Ne diyeyim? Musadenizle tekrar anlatimima donmek istiyorum. Fethullah Gulen Cemaati ilk once beni Cin’e gondermek istedi. Fakat istisarelerin sonunda Tacikistan karar kildilar. En sonun da ise beni ”Kizil Rusya’ nin merkezi” dedikleri Urallar’ a, Baskortostan Ozerk Cunhuriyeti’ne gonderdiler. Bu cumhuriyet Rusya Federasyonu bunyesinde bir cumhuriyetti. Gidis vizem ”ogretmen” diye gosterilerek alinmisti. 1992de ise ogrenim hakkim elimden alinarak, ana-avrat kufurler yigerek, pasaportuma el konularak, Turkiye’ye gonderildim. Dayaklar yedim. Hatta Turkiye’nin orada rezil olmasini bile hice saydilar. Izmir’den Fethullah Gulen’in gonderdigi mufettisi bile oradaki Usame Ekiz, Harun Dogan ve O’nun buyuk yardimcilari, ikna etmisler, ogrencilere Kayseri esnafindan gelen paralarin verildigini soylemislerdi. Altlarina Jipler aliyorlardi. Bir cirkef duzen kurulmustu. Turkiye’den cok farkliydilar. Ve en sonunda beni 1997 de buraya zorla gonderdiler. Kayseri esnaf abileri bile aldatiliyorlardi ama bu az bucuk vicdan sahibi sakirdin kabul edemeyecegi birseydi…

Kendi kendime sorardim bazen; eger bugun hizmet adina uyusturucu satacagiz deseler kabul edilir mi? 8-9 Nisan 1997 tarihinde benim hakkimda ve Fethullah Gulen cemaati hakkinda Cumhuriyet gazetesinde kose yazilari cikti. Son dort senedir, yani bu cemaatle mucadeleye basladigimdan beri aileme ve sahsima devamli mahiyette olum tehditleri geliyor. Telefonumuz dinleniyor ve heryerde takip ediliyorum. Eger bu cemaatin ic yuzunu anlatmak, Fethullah Gulen’in Kendini Vatikana savunduracagini ogrenince ”bir musluman ve Turk olarak cok ama cok uzuldugumu soylemek” suc ise, evet ben sucu yapiyorum. Cunku Vatikan’in ne manaya geldigini biliyorum. Vatikan’a DALKAVUKLUK yaparak nicelerinin ulkeleri yonettiklerini goruyorum. Ama inanin herseye ragmen Turkiye’de yanlis anlasilmaktan endise ediyorum…

6 Kasim 1998 tarihinde Kanal 6 televizyonundaki ”Ceviz Kabugu”programina konuk oldum. Elimden geldigince, acizane orada Fethullah Gulen, cemaati ve uluslararasi baglantilarindan konusmaya calistim(Bugun de aynini tekrarliyorum: Fethullah Gulen Cemaati’nin tum dunyadaki baglantilari ortaya cikarilmadan mucadele edilemez. Hele hele madalyonun diger yuzunu gormeden ‘Dinlerarasi Dialog’ sozune inanarak onlari sevivermek imkansizdir. Bu ayni zamanda dinin ruhuna da cidden terstir. Dialog dialogtur ama Papa’nin misyonunun parcasi olmak icin can atmak ayridir.) Elimde 4 saat gibi az bir sure vardi ve yetersizdi. Ama afaki konusmadim.

HELE HELE YALAN HIC SOYLEMEDIM. NE KONUSUYORSAM BUNU ISPATLARIM. HEM ALLAH’IN HUZURUNDA HEM DE KULUN.

Ayrıca Sayın Hulki Cevizoğlu’nun arabasına bomba konulmuştu program öncesi. Zamanın İstanbul Valisi Kutlu Aktaş ise Fethullah Gulen adinin bu bomba isine karistirilmamasi gerektigini dusunuyordu. Neden? Cunku; Fethullah Gulen bir tarikat seyhi degildi. Kartlarini hep gizliyordu ama yedekte kart saklaniyordu Vatikanda O’nun adina. Programin yayinlanacagi gunun sabahindan baslayan bir sansur girisimi yapildi ‘Ceviz Kabuguna’. Turkiye’nin en etkili ve yetkililerinden isimler devreye girdiler. En sonunda ise Fethullah Gulen careyi bizzat Hulki Cevizogluna telefonu kendisi etmekte buldu.Ama bundan da bir netice alamadi.

Tam tersine Sayin Cevizoglu daha cesur bir sekilde programini yayinladi. Gel gor ki, daha sonra calistigi kanalindan ayrilmak zorunda kaldi. 1999 yilinda Sayin Cevizoglu ”Nurculuk” adi altinda yayinladigi kitabinin 197-335. sayfalarinda benim konuk oldugum programa yer verdi. Bu kitabin yayinlanmasindan sonra cemaat tarafindan gelen tehditler birden bire artti.

Bu tehditler neticesinde annem 1999′da ”STAR TV” nin aksam haberlerine konuk oldu. O geceki Cevizkabugu programi ve yayin oncesi-sonrasi olan olaylar hakkinda Yunanistan’in en onemli ve ciddi ekonomik-politik dergisi olan ”Oikonomikos Tahidromos” un 1999 yili ekim sayisinda yayinlandi. Su an benim annem olan Arife K****, Fethullah Gulen’in avukati olan Orhan Erdemli tarafindan mahkemeye verilmistir ve maalesef yargilanmaktadir. Annemin mahkeme de yaptigi, kendine hakim olamayarak ”fevri” bir haraket yapmistir. Mahkemesi son iki senedir devam etmektedir. Gorulen o ki daha da devam edecektir.Bu cemaatin ”hedefteki olana aman vermeden nefes aldirmama ve mumkun olan her enstrumani kullanarak baski altinda tutma taktigidir”. Zira bu davayi Sayin Orhan Erdemli muvekkili olan Fethullah Gulen’in vekaleti ile ve onun adina acmistir. Cemaatin dedigi gibi bu dava Fethullah Gulen’in siradan bir sahis aleyhine actigi ilk davadir. 1999 yilindaki Buyuk Marmara Depremi’nin oldugu gece herkes gibi evimizden sokaga ciktigimiz esnada plakasini alamadigim bir otomobil beni ezmek istedi. Bu gorgu sahitlerinin de beyanlari ile sabittir. Bu olaydan kisa bir sure sonra MIT tarafindan ve Polis tarafindan yapilan tehditler hergecen gun cogalarak artti. Annem Istanbul Gayrettepe’deki Polis’in Politik Suclar Arastirma Merkezine goturulmek istendi.

2000 yilinda, bugunde oturdugumuz apartmanimizdaki ust katimiza yeni bir komsumuz tasinmisti. Bu komsumuzun sozum ona karisi Kazakistan kokenli bir bayandi. Sokagimizdaki komsularin ifadeleri ile sabittir ki; Turkiye dogma buyume olan bu sahis asker kacagidir, Fatih Iskenderpasa Ilkogretim Okulu’nun o zamanki Fethullah Gulen hayrani mudurunun bilgisi dahilinde okul onunde ogrencilere uyusturucu satmaktadir, karisinin arkadaslarini ”Natasa” olarak pazarlamaktadir.

Evet, bu sahis butun bu olayalar esnasinda ust katimizda oturdugu icin komsu kiliginda huzursuzluk yapmaya baslamistir. Aylarca bu devam etmistir. Onlarca kez bu durum ”Ulkemizin Asayis ve Emniyetinin Bekcileri” olan Ahmediye Polis Karakolu’na bildirilmis olmasina karsin birkez dahi olay mahalline gelmemislerdir. O dairede ”Uyusturucu pazarlanmis, Natasalar satilmis, keyfi olarak ailem rahatsiz edilmis fakat buna Polisimizin ve o sirada annemin pesindeki takipcisi olan Sayin MIT Ajani Atilla Beyimizin (ismi mahfuzdur) ILGI VE ALAKASINI cekmemistir”. Tam tersine onlarda tehdit etme yolunu secmislerdir. Bir gun ust katimizdaki bu malum sahis (komsumuz) evimizin kapisini calmis ve anneme ‘’seni de oglunu da Hocam adina oldurecegim” diyerek bagirmistir.

Bu sirada cok ozur di leyerek soyluyorum, banyo yapmakta olan babam disari cikmis ve bu komsumuzu apartmandan cikarip sokagimizin sonuna kadar doner bicagi ile kovalamistir. Ve her nedense BU OLAYA DA POLIS TESRIF ETMEMISTIR. Simdi soruyorum o dengesiz, satilmis, kadin satarak ve cocuklara uyusturucu satarak gecinen o adami gonderen o assalik ve haysiyetini Fethullah Gulen gibi bir insana vermeyi yegleyen insanlara; Eger babam bu olay sonrasi hapse atilsaydi memnun olacaklarmiydi?

Butun bunlar bu cemaatin insanlik ve dava anlayisinda seviyesinin ne kadar dustugunu gostermektedir. Oyle sempatiyle kendilerine bakanlara lanse edildigi gibi degillerdir. Sizlerinde anladiginiz gibi maalesef ve maalesef devletin bazi kurum ve kisileri bana ve aileme karsilar. Bunu BIZIM HAKLARIMIZI SAVUNMAYARAK gosteriyorlar. MIT, Polis, Emniyet Genel Mudurlugu, Istanbul Valiligi telefonlarimizin dinlendigini, tehdit ve takip edildigimizi, Fatih Cumhuriyet Savcisi Basri Aydin devamli suretle tarafindan tehdit ve agir hakarete maruz kalindigini, kendini anneme ve apartmanimizdaki diger komsularimiza Polis diye tanitan, Icisleri kayitlarinda hakkinda polis olduguna dair kayda rastlanmayan Ozkan Ozel adli surekli SSRI, Antiepileptik, tefer, sulpir kullanan, posttravmatik stress bozuklugu olan sahsin annemi surekli tehdit ettigi, bu sahsin ifadesine basvuran ”Devletimizin Savunucusu Savci Basri Aydin” bu adi gecen hasta sahsin ”bu kadin akil hastasi, butun aile bunlar akil hastasi” demesiyle annemin tehdit aldigi gerekcesi ile vermis oldugu savcilik dilekcesini hukumsuz kilmistir.

Su an burada sayamacagim bir suru hadise cerey an etmis ve su anda zaman zaman cereyan etmektedir. Evet butun bunlar gerekli yerlere bildirilmesine karsin hicbirsey yapilmamaktadir. Anlasildigi uzre bazi kurum, kurulus ve sahislar benim ve ailemin haklarini korumuyor degil, bu haklarin korunmasina mania cikariyorlar ve bunu ‘muridane bir anlayis icinde yapiyorlar’. Hatta bana karsilar. Size bununla alakali bir pasaj tercume etmek isterim…

”Hatta sekularizm anlayisinda inatci olarak bilinen Mr. Ecevit dahi, Turkiye’nin en guclu ruhani ve tarikat liderlerinden biri olan Fethullah Gulen’in DGM’deki yargisinin baslamasina olan hosnutusuzlugunu saklayamadi. Mr Gulen hakkinda tutuklanma karari ciktigi vakitte kendisi ABD’ye tibbi tadaviye gitti. Bunun ardindan Mr Ecevit ‘ bu konuda cok uzgunum, umarim Sayin Gulen bu surecten temizlenerek cikar ‘ dedi ”. Evet bu pasaj Eylul 2000′de The Economist de ‘Uppity soldiers (Kustah Askerler)’ basligi altinda yayinlanan bir yazidan alintidir. Buradan Sayin Ecevit’in ”BAGIMSIZ YARGIYA OLAN NOTR POZISYONUNU KORUMA CABASINI” ibretle izliyoruz.

Herkesin de hatirlayacagi gibi 1999 yilinda Kultur Eski Bakani Prof. Ahmet Taner Kislali menfur bir saldirida hayatini kaybetmistir. Ilk bakildiginda ‘basit bir orgut isi’ gibi gorunmesine ragmen ‘tam bir profesyonel saldiridir’. Olaya basitlik havasi verilmesi sadece bir kamuflajdir. Sayin Kislali’nin son yazisi Fethullah Gulen hakkinda olmustur.

Bu Ne Tesaduftur, Ne Istir? 1999 yili kasim ayinda, Ankara Emniyet Muduru’nun Fethullah Gulen ve Cemaati hakkinda hazirladigi raporda sahsim hakkinda da ciddi atiflar mevcuttur. Bu rapor ulkemizin butun gazetelerinde yayinlanmistir. Yine ayni yil cemaatin yayin evlerinden biri olan Timas Yayincilik tarafindan basilan Maskeli Balon adli Ferhat Baris tarafindan yazilan kitapta ben ve eski arkadasim Nurettin Ozturk’un kasa soydugumuz yazmaktadir.

Cemaatten kopmalari durdurmak ve kinlerini kusmak icin boyle SEREFSIZCE, ASAGILIKCA bir yola tenezzul etmislerdir. Mert insanlara Mertlik yakisir, Haysiyetsizler de kendi seviyelerini gosterirler. Allah ta ve Baskortostan’daki butun arkadaslar da sahittir ki BOYLE BIR SEREFSIZLIK YAPILMAMISTIR. Benim babam iscidir ve seyyarlik yapar. Ben ise ilkokul ikinci siniftan beri bugunume hem okuyarak hem calisarak geldim. YEDIGIM TEK BIR KURUSTA HARAM YOKTUR. Bunun hesabini da hem bu dunyada hem de Allah’in huzurunda vermeye hazirim.

Hatta kendini diger cemaatlere yumusak kisiligi ile gosteren Hekimoglu Ismail bile boyle bir seye alet olmasi gercekten uzucudur. Ama ‘’sah damarimizdan daha yakin O Allah” herseyi bilmektedir. Hem eger ki boyle birsey varidiyse, neden DGM huzurunda bu ifade edilmedi? Yoksa delil isteneceginden mi korkuldu? Eger gercekten boyle bir sey olsaydi cemaat beni gazetelerinde ve televizyonlarinda rezil etmezlermiydi?

Ayrica adi gecen benim eski arkadasim Nurettin Ozturk tekrar cemaat tarafindan satin alinmis ve Amerika da, Minneapolis’te universite okumaya gonderilmistir. Ferhat Baris denen yazara gelince; boyle bir sahis benim tahminime gore yoktur. Bu sadece bir basit kamuflajdir. Bu isim adi altinda bir sahis degil belki bir komisyon mevcuttur. Bugunde ev telefonumuz dinlenmektedir, ve tahmin ettiginiz gibi kim tarafindan oldugu bulunamamaktadir.

Subat 2000′de Bakirkoy Merkezi Yayindaki Belediye Otobus Duraginda, annemin uzerine maskeli uc kisi bicaklarla saldirmistir. Olay aksam yedi siralarinda olmustur. Otobus duragina yuz metre mesafedeki Bakirkoy Merkez Polis Karakolu yetkilileri olayi gormusler ama bina icerisine girmisler, gormemezlikten gelmislerdir. Annemin yardimina cevredeki halk yetismistir.

Annemin ”YASASIN VATIKAN DOSTU FETHULLAH GULEN”,demesi uzerine cevresindekiler tarafindan evine kadar birakilmistir. Buyuk bir ihtimalle adi gecen polis karakolunda bu olayin zabti mevcuttur. Maalesef Istanbul Valisi Sayin Erol Cakir’da bu ise girmek icin can atmisa benzemektedir. Onbes yasinda olan kardesimin ayda on milyon olarak aldigi bursunu kesmis, hatta biriken yedi aylik bursunu da vermemistir. Annemin kendisiyle konusmaya gitmesi sirasinda, kendisinin Kalem Mudurunun ‘bu kadin Eyup K****’in annesi’ demesi uzerine Vali BEYIMIZ susmustur. ELBETTE KI BU TABLOLAR COK IBRET VERICI TABLOLARDIR.

Sahsim tarafindan acizane yazilmis olan bir kitap mevcuttur. Bu kitap 1990-1997 yillari arasi cemaatteki olaylari, ayrica gunumuze kadar Fethullah Gulen’in ve Cemaati’nin yapilanmasindan, hiyerarsisine, yurt disi baglantilari ve faaliyetlerinden, strateji ve taktiklerine kadar genis bir kapsamdadir. Maalesef bu kitabi da basacak hic bir ilgili bulamamanin uzuntusunu yasamaktayim. Umarim bu degisir.

Yukarida da ifade ettigimiz gibi su an Fethullah Gulen Ankara 2′Nolu DGM de yargilanmaktadir. Sahsim ve annem bu davaya mudahil olarak kabul edilmis bulunuyoruz. Bu konuda Sayin avukatimiza minnettariz. Zira dort senedir hic bir avukat bizim yanimizda olmadi, davamizi almadi, korkutuldu veya sindirildi (bu avukatlar icerisinde ulkemizin alti buyuk partisi arsina gelen bir partinin de davalarina giren bir isim mevcuttur)

Bu mahkeme ve benim hakkimdaki cok detayli da olmasa bilgileri 28, 29,30 Ocak 2001 tarihli gazetelerde bulabilirsiniz. Fethullah Gulen’in avukatlari 16 Ekim 2001 de yapilan makeme celsesinde Fethullah Gulen’in Amerika Birlesik Devletlerindeki adresini su sekilde basina vermislerdir:

”C/O Jacob Ddive Perrineville, New Jersey 03835 USA”. Fakat benim sahsi istihbaratima gore bu adreste Fethullah Gulen degil, O’nun, orada ailesi ile yasayan bir talebesi oturmaktadir. Su an Fethullah Gulen avukatlarinin beyan ettigine gore; tibbi tedavi icin Pensylvania – Amerika’daki Mayo Klinik’dedir. Fethullah Gulen Amerika’ta ucmak icin gereken davetiyeyi Mayo Klinikten tedarik etmistir. Yine sahsi istihbaratima gore Fethullah Gulen Amerika’da yakinda Televizyon Kanali acacak. Zaten su siralar New York Times gibi gazetelere roportaj vererek bu alanda pratik yapiyor. Kim bilir belkide yakinda CNN’in en populer programlarindan bir olan ”The Larry King Show”da da konuk olabilir.

Şçyle bir soru akla gelmektedir: Halihazir zamanda da Fethullah Gulen’in oturum iznini orada uzatan yine MAYO CLINIC midir? Yoksa bu tur hastalar konusunda uzman bir merkez kabul edilen ” CIA CLINIC ” midir? Ozellikle bu asamadan sonra Fethullah Gulen kendisi aleyhinde hicbir ses – soluk istememektedir. Bu ozellikle yurt disinda (Turkiye disi iliskiler konusunda benim gibi kisilerin susturulmaya calisilmasi) ciddiyet kazanmaktadir.

Yazı kategorisi: Din Tüccarları, Fettoş Gülen, Radikal İslam Hareketleri | 25 Yorum »

Yeraltı Zenginliklerimiz Gasp Ediliyor

Yazan: vatanhainleri Mayıs 7, 2007

Türkiye jeostratejik ve jeopolitik önem konumunun paralelind, bir De ABD - Almanya liderliğinde AB mücadelesine sahne olmaktadır. Çin, Rusya, Hindistan, Güney ve Kuzey Kore, Japonya, Ortadoğu, Kafkaslar, ve Türk Cumhuriyetlerinden oluşan diğer aktörlerde satranç tahtası üzerindeki yerlerini bu kavganın sonuçlarına göre alacaklardır.

Dünya Ticaret Örgütü, çok uluslu sermayenin daha serbest bir ortamda dolaşımını sağlamak üzere 1979 yılında Fas’ın Merakeş kentinde bir dizi kararlar aldı. Bu kararkar; Ulus Devletlerin ekonomiden çekilmeleri ve piyasaların denetimsiz olarak yabancı sermayeye açılmalarıyla ilgili yasa değişiklikleriydi. Merakeş’te kararlaştırılan bu değişikliğin ardından Türkiye’de alınan 24 Ocak 1980 kararlarıyla ülkemiz yakın takibe alınmış, gelinen sın noktada, ulusal bağımsızlığımız, ulusal kaynak ve varlıklarımız, Dünya Ticaret Bankası ve İMF ile yapılan anlaşmaların ardından bunların baskısıyla şirketlere yem yapılmıştır.

Bu mali kuruluşlara ve bunların ardındaki yabancı sermayeye verilen en büyük tavizler, ulusal varlığımız olan yer altı kaynaklarımızdır.

Başta bor olmak üzere, toryum, uranyum, bakır, linyit, taş kömürü, demir, manganez, kurşun, civa, antimuan,  fosfat, kükürt, alüminyum, potasyum, pirit, krom, manyezit, volfram, jips, boksit, kaloen, kil, bentonit, feldspat, talk, kuvars, kalsit, pomza, perlit, barit, zeolit, trona, tuz, grafit, astbest, mika, dolamit, mermer, mobilden, çinko, petrol, gümüş ve altın gibi birçok zengin madenlere sahip ülkemiz, bu madenlerin birçoğunu ya büroktarik zorluklar yüzünden ya da uluslararası maden şirketlerinin engellemesi yüzünden değerlendirilmemektedir. Başta toryum, mobilden, fosfat, zeolit, petrol ve altın madenler uluslar arası şirketlerin baskısı sonucu çıkartılamamktadır.

Halbuki bu zenginlik Türkiye’yi dünyanın en zengin ülkesi yapar!

Peki Mustafa Kemal Atatürk ne demişti?

“Bizi iktisadi hayatımızı geliştirme, böylece refaha ulaşma amacına varmaktan alıkoyan iki kuvvet vardır. Biri dış düşmanlardır. Bunlar bizi sömürge halin ekoymak için ilerlememizi istemeyenlerdir. Fakat bizim için bunlardan daha zararlı, daha öldürücü, bir sınıf daha vardır; o da içimizden çıkması muhtemel hainlerdir.”

İşte gelinen son nokta budur!

Yazı kategorisi: Genel | 1 Yorum »

Türkiye’de kaç hain var?

Yazan: vatanhainleri Mayıs 7, 2007

Yazımızın kaynağı eski “devlet bakanı” ve politikacı Kamran İnan ile ünlü gazeteci Hulki Cevizoğlı arasında geçen bir konuşmadır.

Usta gazeteci Hulki Cevizoğlu’nun Kanaltürk’te yaptığı konuşmadan bir kaç kesit sunuyorum:

“Ülkede sermayenin ya da çok defa mafyanın destek verdiği merdivenle yukarı makamlara, parti genel başkanlıklarına kadar çıkankar oldu.”

“Türkiye’de hain boldur ve itibarlıdır. Dosyaları da MİT’te vardır.”

“Avrupa konseyinde devleti aleyhinde rapor dağıtan şahıs devltin yüksek makamlarına geldi.”

“Hükümetin bir “dış Türkler politikası yok”

“AB bizi küçültmek istiyor. AB koloniyal (sömürgeci) bakıyor bize, dikte ettiriyor. Bugünkü teslimiyet, el pençe divan bize dikte ettiriyor. Bugünkü teslimiyet, el pençe divan duruyor.”

“Türkiye, AB uyku hapı ile uyutuldu.”

“Türkiye’nin alternatifi kendi içinde. Çözüm Ankara’da. Milleti mobilize etmek gerekir.”

“Medya iktidarın reklam ajansı oldu.”

“Bu anlatılanların %80′ini Anadolu Halkı, Türk milleti bilmiyor. Bilse ayağa kalkar.”

“TSK’yı zayıflatmak için büyük bir dış baskı var.”

Şimdi gelelim Kamran İnan’ın “Türkiye’de hain boldur ve itibarlıdır. Dosyaları da MİT’te vardır.”  sözüne… Kamran İnan bu sözünü açıklamak için devam ediyor:

“Kıbrıs harekatımızı protesto eden Yunanistan’ın tezlerini savunan büyükelçiler çıktı. Avrupa konseyinde devleti aleyhinde rapor dağıtan şahıs devletin yüksek makamlarına geldi”

Cevizoğlu bu şahıs’ın kim olduğunu sorunca Kamran İnan “Söylemem” cevabını verdi.

İnan’ın sözlerine devam ediyoruz:

“Türkiye’ye hizmet edebilmek için Türkler’le mücadele etmek durumunda kalınması acıdır ama gerçektir.”

“Dünya’da kendi içinde en çok Hain yetiştiren ülke Türkiye’dir.”

“1991 yılında devletin istihbarat birimlerinin bakanlar kuruluna verdiği raporlarına göre devlet aleyhine faaliyet gösteren insanların sayısı 205 bindir!”

“Yunanistan’ın şimdiki devlet başkanı yaptığı bir konuşmada Türkler için barbar dedi. Yunan basını Türk ırkının dünyadan silinmesi ile medeniyet hiçbir şey kaybetmez başlığı atıyordu. 11 Temmuz 1975′te “Şahitleri dinlemek” (Hearing) dedikleri toplantıda 17 bin kişi Vaşingtın’a yığıldı. Slonda bir tek ben vardım. İnsanlığın doğuşundan bugüne kadar bütün kötülükleri, cinayetleri bizim hesabımıza yazdılar ve ilk defa ben korktum. Bir toplumnda bu kadar kin ve nefret nasıl gelişebilir? Türkler düşmanı çok olan bir ırktır!”

“Devleti yeme masasında yer bulamazsınız, dolu doludur. Ama devletin kavgasını verecek de çok az insan bulursunuz. Bugün devleti sevmek bazı çevrelerce suç sayılıyor. Artık milliyetçi denilmiyor. Alay edercesine ulusçu deniyor.”

“Bir garip hal oldu. Kendi ayağına en rahat kurşun sıkan memleket Türkiye’dir. İçeriden milli varlığımıza maalesef kimyasal madde atılıyor.” diye konuştu.

Son günlerde çok tartışılan üst kimlik konusu hakkında İnan şunları kaydetti:

“Dikkat ederseniz, sayın Başnakan Türk ibaresini kullanmaktan inatla kaçınıyor. Vatandaş diyor. Atatürk ise, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkı, Türk Milletidir.” diyor ve iki defa cümlede Türk kelimesi geçiyor. Vatandaşlık hukuki bir tabirdir. Herkes oraya girebilir ya da çıkabilir. Ama millet bir kültürel tarihi oluşum, birlikte yaşamak, aynı toprak uğruna kan dökmüş olmak, aynı hayat tarzını benimsemiş olmak, aynı acıları ve sevinçleri paylaşmak demek. bin yıldır böyle geliyor. Bin yılın sonunda bu sefer dış kaynaklı değil, bu sefer iç kaynaklı olarak alt kimlik üst kimlik çok garip bir icat.”

205 bin hainin hepsini deşifre etmek görevimizidir!

Saygılar…

Yazı kategorisi: Genel | 10 Yorum »

İrtica Nedir Amaçları Stratejisi…

Yazan: vatanhainleri Mayıs 6, 2007

İrtica: Devletin anayasada belirtilen siyasi, hukuki, ekonomik ve sosyal alanlarda temel düzenlemelerini yıkarak yerine dini esaslara dayalı bir yönetim sistemi kurmayı hedefleyen, her türlü faaliyetlere irtica diyoruz.

Genel Açılım:
Çok Boyutlu
Çok Cepheli
Tek Hedefli

Amaçlar:
1- Siyasi Erki Ele Geçirmek
2- Halkı Cemaatleştirmek

Radikal Dini Hareketlerin Kaynağı

  • Ortadoğu’da geliştiği, İran devrimi ve en son Afganistan’daki irticai hareketler ile hız kazandığı görülmektedir.
  • Radikal anlayış ve hareketler ekonomik yönden geri kalmış ülkelerde ortaya çıkmakta ve zemin bulmaktadır.
  • Siyasal İslam rejimini İslam ülkelerine yayma politikası güden İran’daki dini anlayışın, ülkemizdeki radikal grupların oluşumunda büyük etkisi olduğunu söylemek mümkündür.

İRTİCANIN HEDEFİ

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Atatürk’ün öngördüğü milliyetçilik anlayışına bağlı demokratik, laik ve sosyal hukuk düzenini yıkmak, Türk halkını birbirine kenetleyen ortak hasletlerden;

Dil Birliği, Yurt Birliği ve Ülkü Birliği gibi Temel Değerleri Yok Edip

Yerine dini esaslara dayalı bir yönetim sistemi kurmayı hedeflemektedir.

İRTİCAİ UNSURLARIN STRATEJİLERİ

  • Laikliği dinsizlik olarak gören tabanı oluşturmak (Aynı bizim bu site de her yorumda atılan iftira olarak “siz din karşıtısınız, Allahsızsınız vs gibi  ithamlarla)

  • Politik güç ve tabanı harekete geçirecek silahlı bir kadro oluşturmak, (partileşme ve silahlı propaganda dönemi)

  • Demokratik yolla iktidarı ele geçirmek, olmazsa kitle hareketi ile dini esaslara dayalı devlet düzeni kurmak ve karşı güçleri tasfiye etmek.

Yazı kategorisi: Radikal İslam Hareketleri | 7 Yorum »

Fethullah’ın Atatürk Düşmanlığı

Yazan: vatanhainleri Mayıs 6, 2007

Fethullah Gülen’in Turgut Özal’la hiç bir ilişkisi yoktu. Özal, sadece Devlet planlama teşkilatı (DPT)’nda görev yaparken bir kez fettoşun vaazını dinlemeye gelmişti. Sonradan bir de özel olarak ziyarete gelmişti yine memuriyti sırasında 1986′da, Özal’ın Başbakan olduğu dönemde, “Kendi okulunu kendin yap” kampanyası başlamıştı ve kampanyayı dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren açmıştı. Özal, vakıfların, derneklerin de özel teşebbüs olarak okul açabilmesi için yasal düzenlemeye gidince fetullaha okul açma önerisi gelir. Ama ilk başlarda eski nurcular ve gülen pek sıcak bakmıyorlardı.

Okul açma önerisine şu şekilde karşı çıkmıştı gülen:

“Atatürk büstü koymadan okul açılmaz. Okul açıp Atatürk büstleri koyarsak millet bize ne der? Allah bize gazap verir.”

Gülen, söz konusu tepkileri gerekçe göstererk okullara tereddüt gösterdi, fakat dışarıya karışı şu açıklamayı yaptı:

“Biz yapamayız… Öğretmenimiz yok, okul idaresinden anlamayız. Yetişmiş elemanımız idari ve eğitim kadromuz yok..”

Buna rağmen, İzmir’in Bozkaya semtideki talebe yurdunu “Yamanlar Koleji” adıyla koleje çevirdiler ve böylece ilk fesat tohumu ülkeye atıldı..

Buna rağmen fettoş rahat değildi, nasıl “putu” yani “Atatürk büstünü ve resmini oraya koyarız diye…”

Nitekim okulun bir tarafından arkadan lambayla aydınlatıldığında görülebilen camdan bir siluet halinde yapıldı Atatürk portresi… Bir yetkili okula geldiğinde, lamba yakılıyor ve Atatürk portrresi görülüyordu. Yetkili gittiğinde ise duvarda siyah bir cam görülüyordu sadece!!!

1980′lerin ikinci yyarısındayken Atatürk’ün resmine bile tahammül düzeyi bu kadardı…

Bir gün, yukarıda anlattığımız Atatürk portresinin bulunduğu yerde, kablo ateş aldıve yangın çıktı. Fettoş o derece Atatürk düşmanıdır ki olayı şöyle açıkladı:

“İşte “bu adamın” yüzünden! Allah’ın hoşuna gitmedi ve o da yandı. İşte görüyorsunuz, Allah razı değil!”

“Bu adam” dediği, Yüce Atatürk’tü…

Gülen, Kestane pazarında da kayıt yapacağı öğrencilere soru olarak “Atatürk’ü sevip sevmediklerini” sorardı. Sevdiği cevabı veren öğrencilerin kaydını da tabi ki yapmıyordu.

Gülen şimdi televizyonlarda Atatürk’ün ne kadar büyük bir asker olduğunu anlatıyor.. Oysa seneler boyunca yaptığı Atatük düşmanlığı biliniyor. Hoca CHP’yi de “cehennem partisi” olarak adlandırıyordu.

Yazı kategorisi: Din Tüccarları, Fettoş Gülen, Radikal İslam Hareketleri | 24 Yorum »

Fethullah Gülen okulları Ajanlıkla Suçlanıyor!

Yazan: vatanhainleri Mayıs 6, 2007

Sevgili okuyucular, Fethullah hakkında yazdığım yazılara en çok yorum olarak “bu adam kaç okul açtı biliyor musun” diye geldi. Bende sizlerle bu okulların hangi amaş-çlar doğrultsunda açıldığını ve kullanıldığını açıklamaya çalışacağım.

Fethullah Gülen okulları için, Türkiye içinde olduğu gibi, yurtdışındaki okullarla ilgili olarak negatif tepkiler ortaya çıkmıştır. Okulların yurtdışında adeta bir “Amerikan Üssü” gibi çalıştığını ve Amerika’nın buralarda kendi ideolojisnin yaymaya çalıştığı ifade edildi. Hatta, Özbekistan yöntimi bu okulları kapattı ve yöneticilerini de casuslukla suçlayarak hapse attı.

İnsanlarımız, yaptığı iyiliğin ötesinin kendisini ilgilandirmediğini düşünür. Ancak, bu tutum bırakın sevap kazandırmayı, ileride onu daha büyük sıkıntılara sokacaktır. Turtdışındaki okullara yardım edenler, iyilik yaptığını, fakir insanlara yardım ettiğini sanıyor. Uluslararası güçlerin buraları bir atlama tahtası olarak kullandığını hesaplayamıyor!

Ne var ki yapılan iyilik, yardım Allah rızasına ve insanlık yararına değilse, bunun değil sevabı, çok büyük günahı vardır. ABD, söz konusu okulları Asya’nın enerji kaynaklarını kontrol etmek, kendi hakimiyetinin önünü açmak amacıyla Rusya’nın ve Çin’in önünü kesmek için destekliyor. Bunun kanıtı da görüldüğü kadarıyla nedir? Bütün okullarda “İngilizce öğretmeni” kimliği içinde, yeşil ve kırmızı pasaporlu Amerkian vatandaşı öğretmenler vardır. Ne işi var Amerikan, İngiliz pasaportlu sözde öğretmenlerin Fethullahın okullarında? Hani bu okullar fakir öğrencilere yardım okullarıydı?

Bahsettiğimiz kırmızı pasaportlu öğretmenleri ilk fark eden Özbekistan lideri Kerimov oldu. Fethullah ve yönetimi bunu reddetti ama olay böyleydi.

Kerimov fethullah okullarını kapattıktan sonra şunları açıkladı (Cumhurbaşkanı Demirele):

1- Gönderilen öğretmenler öğretmen değil casusmuş,

2- Okullarda kız çocukları İran’daki gibi başı örtülmeye zorlanmış,

3- Özbekistan’da dini içerikli toplanyı yapılmış, bütün sarıklı, sakallı adamlar bu toplantıya gelmiş

Yani çok övdüğünüz Fethullah okulları yurtdışında Amerkian casusluğu yapmaktadır!

Yazı kategorisi: Din Tüccarları, Fettoş Gülen, Radikal İslam Hareketleri | 27 Yorum »

Çok mu korktunuz?

Yazan: vatanhainleri Mayıs 4, 2007

Değerli Vatanseverler,

Sitemizi yaptığımız 3 aydan beri toplam 25bin tıklamayla kat be kat büyüdük… Siteyi Türk halkının kanını emenlere bir ders vermek, Atatürk İlke ve Devrimlerinin kimler tarafından yıkılmak istendiğini açıkça gözler önüne sermek için yaptık… Bundan rahatsızlık duyanlar oldu mu elbette ki oldu! Bundan sonra da olacaktır! Yazılarımızı, siteyi ve sizler ve bizleri karalamaya çalışacaklar elbette ki çıkacaktır!

İşte bunu göz önüne aldığımız zaman aşağıdaki gibi bir yazı ortaya çıkıyor! Kendisinin ismi “Vatan” olan ancak Vatan’a ihanetle bir olan ABD ile gizli anlaşmalar yapan ABDullah gülü desteklemek için kampanya açan bir siteden aldığımız yazıyı buraya taşıyorum:

“WordPresste Vatan Hainleri Adlı blogun bölücü ve rencide edici yazılarına bir son vermesi ikazıyla satırlarımıza başlıyoruz.Bahsi gecen siteden alıntıladığımız örnek konuyada Kırmızı Fontla Aşağıda verildi…Şimdi gelelim konunun önemine..

Yıllardır Atatürkçü düşünce ,çağdaş yaşam ,batılılaşma gibi kavramları özde değil sözde benimseyen bir takım gruplar ülkeyi karıstırmaya, maddi ve manevi olarak çöküşe sürüklemeye [kasten yada cahiliyetlerinden] devam etmekte.

Buna binaen bazı gruplar “Din elden gidiyor” bazılarıda “Laiklik elden gidiyor” nidalarıyla ,basın yayın organlarında halkı bilinçsiz yonlendirmeye çalışıyor.Ülkemizi savunan Mehmetçiği Milletin Vekilleriyle birbirine sokuyor.Antidemokratik darbeci zihniyetin yolunu acıyor.Aslında bizi bu hale getiren , ülkemizin her zerresinde gözü olan bir takım dış mihrakların, içimizden birini türlü oyunlarıyla ve beyin yıkama operasyonlarıyla kendi hedeflerine ulaşmakta kurdukları sistemin bir parcası olarak ülkemizin ekonomik siyasal yada medya alanlarının önemli kademelerine yerleştirmekte.

Amaç nedir?
1.Ülkeyi bölmek
2.Bitmek tükenmek bilmeyen mandacılık sömürgecilik isteklerini yerine getirmek.Süper güç olmak.
3.Kıyamet kopana dek hak sayılan islam dinini parcalamak.

Bu amaca bu hainler neden bir âma gibi hizmet eder?

1.Cehalet
2.Dünya zevklerini tatma isteği
3.Maddi ve manevi boşluk

Ülkemizdeki hainler kimler?

Biz slogancı gençlik değiliz.Bizleri slogancı genclik yapan geçmişimizdeki günümüzdeki cahiller dönmeler ajanlar .. hainler..Kim bunlar …? Baykal hain mi? Erdoğan Hain mi? Gül ,Mumcu ,Arınç,Ağar …. hangisi hain? Bu yanıtı şimdi verebilmek çok güç.Halk bu cevabı gereken yerde gerekli ölçüde vercektir.

Ülkemi hızla kalkındıran canla başla çalışan önderlerimize ne oldu ?

Asıldılar,zehirlendiler,hapislerde çürüdüler,maddi manevi baskılarda bulundular, Darbeler..,İftiralar atıldı,Düşünce fikir özgürlüklerine anti demokratik çelme taktılar,sürüldüler.. Menderes ,Özal,Serdengeçti,Erbakan .. ve daha adını zikredemediğimiz bir cok vekilimiz..”

Hemen cevaplamaya başlayalım:

Yazılarımızdan rahatsız olduysanız kafanızı başka yere çevirin! Görmek istemeyenlere zorla gerçekleri anlatamayız! aYrıca siz kalkıp RTE’nin ya da ABDullah gül’ün ya da herhangi birinin propagandasını yapacak, biz Vatan’a sahip çıkanları karalayacaksınız ama biz susacağız öyle mi? Yeter artık bu Milleti’i kandırdığınız! Halkı çok aptal mı görüyorsunuz? Alanlarda milyonlarca kişi toplanıyor siz haddiniz olmayarak burada toplanmış insanlarla alay ediyorsunuz! Geldiniz de mi gördünüz oraları? Bir gelseydiniz dünya gözüyle Türk Halkı’nın AKP’ye karşı emperyalizm’e karşı ikinci şahlanışını görseydiniz!!!

Hayır! Bu siteyi kesinlikle kapatmayacağız! Bu site kapansa da bilgi ve birikimimle başka yerlerde savaşıma devam edeceğim!

Bu arada bizler bölücü değiliz… Miting alanlarında ki kaynaşmayı ve kucaklaşmayı gördünüz(!)… Demek ki Türk Milleti’nin kaynaşacağı ve buluşacağı yegane yer Atatürk’ün ilke ve Devrimleri’dir!

Bütünleşmeden yanayız! AKP’ye karşı tüm Türk Halkı’nın birleşmesinden yanayız! Dedelerimizin ve nenelerimizin bilek gücü ile yapılmış her şeyi satan, gizli anlaşmalarla Türkiye’yi pazarlayan, yolsuzluk ve kaçakçılık yapan, türk köylüsüne ve aziz Türk Şehitlerine hakaret edenlere karşı birleşmeden yanayız!

Bizler sözde değil özde Atatürkçüyüz, ki sizlerin propaganlarınıza ve tek yönlü yansıtmalarınıza karşı işte ayaklanıyoruz!

Ülkeyi karıştıran sizin zihniyetinizdir! Sizler büyük bir aymazlıkla, Türkiye’yi İnsan Hakları Mahkemesine şikayet eden, Türk halkının parasını kendi özel işlerine kullanan kalleşlerin arkasında durduğunuz sürece bu ülke karışır! Neden mi? Siz büyük Türk Milleti’inin uyuduğunu mu sanıyorsunuz? Elbette ki bu utanmazlığa bir son vermek için o büyük kitle hareket edecektir! Elbette ki kendi kaynaklarını sömüren bir şaşkına gereken cevabı verecektir!

Çok mu korkuyorsunuz yazılarımızdan? Buyrun aynı kalem sizde de var yazın! Bu sitede yazılmış olan ve yazılacak olan bir bilginin yanlış olduğunu çıkın da yazın! Çok mu zor? Zaten şakşakçı takımlığı yapıyorsunuz! Zaten Vatan’ı satanlarla işbirliği yapıyorsunuz! Bunları da yazın!

Halkı kötü yönlendirenler sizlersiniz! Neden yazmıyorsunuz ABDullah Gül’ün ABD ile 2 sayfalık -kimsenin haberdar olmadığı- bir antlaşma yaptığını? Neden yazmıyorsunuz “SAYINé Recep Tayyip beyin BAŞBAKAN olabilmek için Paul wolfowitz’ e mektup yazdığını, dünya da aranan bir terörist’in ayakları dibinde poz verdiğini? Neden yazmıyorsunuz “Türkiye Cumhuriyeti’nin sonu gelmiştir.” diyen bir takkiyecinin Cumhurbaşkanı olamaycağını?

Bize oturmuş mertlik taslıyorsunuz! Güya biz bölücü propaganda yapıyormuşuz… Senin yaptığın Vatan’ı bölmek isteyenlerle işbirliğidir!

Biz Mehmetçiği “Milletin Vekilleriyle” birbirine sokuyormuşuz… Yahu bu adamlar bir terörist’e -ki herhangi bir terörist değil bu terörist başıdır bu hain – “SAYIN” diyor… Mehmetçiğe “KELLE” diyor! Ben mi birbirine sokuyorum? Ben bunları yazmıyacağım ama Vatan’ı savunmak için ölen şehitlerin anaları babaları akrabaları gene bu hainlere oy verecek öyle mi? Askerlere “Yan gelip yatma” diyen kişilere oy verecek öyle mi?

Anti-demokratik darbecilermişiz… Kardeşim! Benim tüm ailem 1980 darbesinde gözaltına alındı işkence gördü! Kim istiyor darbe olmasını? Bizim 29 Nisan’daki sloganımız “Ne şeriat yeşili, ne ordu yeşili istiyoruz demokratik Türkiye istiyoruz” değilmiydi? Sen hangi darbeden dem vuruyorsun? Anti- demokratik, faşist, kimseye hesap vermem havası içinde olanlar AKP hükümetidir! Gözcü gazetesini kapatan, Sabah gazetesi ve ATV’ye, Star’a el koyan AKP zihniyetidir! 1Mayıs’ta 34 kişinin üstüne kurşun yağdırıp, sonra da 30 yıl sonra onları yad etmek isteyenlere jop kullanan gösteriye katılmasınlar diye yolları kesen zihniyet mi demokratik???

Sevsinler sizin demokrasinizi!!!

Bizim bu topraklarda gözü olanlarla işbirliği içinde olduğumuzu söyleyene bakın hele… Acaba Ege Denizini bile toptan kiraya veren, Ülkemizin tüm stratejik noktalarını yabancılara satan, taşımaz mülklerin yabancılara satılmasını sağlayan AKP’yi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizlersiniz Türk Halkı’nın gözünü boyayan! Ülkeyi parçalama projesi olan BOP’a eşbaşkanlık eden bir hainin arkasında duruyorsunuz! Halkın beynini yıkıyorsunuz!

Bizim amacımız nedir biliyor musun?

Bizim amacımız “Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak!” Bizim amacımız “Türkiye’yi parçalamak isteyen dış mihrakların maşaları olanları Türk Halkı’na göstermek!”
Bizim amacımız “Atatürk İlke ve Devrimlerini korumak ve kollamak!”

O saydıkların anca sen ve senin gibilerin amacı olabilir!

Biz geleceği şimdiden görme yetisine sahip Yüksek Türk Milleti’in evlatlarıyız! Düşmanımızı da dostumuzu da iyice biliyoruz!

Ülkemizi canla başla kalkındırmaya çalışanlara ne oldu sor bakalım bunu kendine???

Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Çetin Emeç, Necib Hablemitoğlu’na ne oldu bir hatırla…

Senin saydığın Menderes, Özal, Erbakan bu ülkeye değil kendi ceplerine çalışmışlardır!!!!Ve var olan statükoyu yıkmak için!

Bunu anlayabilmen için “Karşı Devrim Kronolojisi adlı makalemizi iyice bir oku da kafana yerleştir!”

Evet dedesinin eli kanlı bir Cumhuriyet katili olması Bülent Arınç’ın da katil olduğunu göstermez… Ama içinde bulunacağı zihniyeti gayet tabi bir şekilde gösterir… Öyle olmasaydı bugün ülkeyi satanlara başkanlık eder miydi? Cumhuriyet Rejimine karşı söylemlerde bulunur muydu?

Sen ve senin gibiler… Beni iyi dinleyiniz!!!

Halkın aydınlanma önüne koyduğunuz taşı ya kaldırırsınız ya da o taşı biz parçalarız…

Sizler başka devletlerden destek alıyorsunuz! Ama bizlerin beslendiği yegane kaynak Yüce Türk Milleti ve büyük insan Mustafa Kemal Atatürktür!

Sizler gibi korkak olmayacağız!

Yazı kategorisi: 12 Eylül Çocukları, Abdullah Gül, Aldatma ve Karalama Partisi, Ali İhsan (Mücahit) Aslan, Avrupa Birliği Devleti, Bülent Arınç, Cüneyt Zapsu, Din Tüccarları, Dinci Yayınlar, Egemen Bağış, Fettoş Gülen, Genel, Kemal Unakıtan, Kıbrıs, M. Ali Birand, NamaZ Gazetesi, PKK ve Kürdistan Meselesi, Radikal İslam Hareketleri, Recep Tayyip Erdoğan, Sözde Ermeni Soykırımı, Vakit Gazetesi, Yolsuzluk, Zeki Ergezen, Ömer Çelik, İhsan Arslan, İçimizdeki AB Yalakacıları | 22 Yorum »

Tayyip Türk mü? -1-

Yazan: vatanhainleri Mayıs 2, 2007

Selamlar sevgili okuyucularım…

Bize gelen yorumlarda Tayyip bey’in ailesini araştımamı pek çok ziyaretçim belirtti… İşte bu yazımda tayyip’in soyunun nereden geldiğini sizlere aktarmaya çalışacağım…

Tayyip’i anlayabilmemiz için herhalde dedelerinin nerden geldiğine bakmak yeterli olacaktır…

Tayyip’in anne tarafı Rize ili Güneysuyu ilçesine Gürcistan’ın başkenti Batum’dan gelmiştir. O sıra da Batum’dan gelen aileler arasında “Mezarcı” ailesi de vardır. ( Hatırlayın milletvekili olduğu dönemde sapıtarak kendini peygamber ve mehdi ilan eden hasan mezarcı bu aileden gelmektedir)

1991 yılı milletvekili seçimlerinde liste savaşı yapanlar arsında Erbakan ile Tayyip varı. Erbakan kendine yakın isimlerin liste başına getirilmesini istiyordu. Ama buna Tayyip şiddetle karşı çıkıyordu! Erbakan’ın seçimi Ali Oğuz’dan yanaydı… Anca Tayyip liste başına Gürcü kökenli, Ümraniye Müftüsü Hasan Mezarcıyı yazmak istiyordu. Erdoğan oarti merkezeine direniyordu ve sonuçta istediği oldu!!!

Mezarcı da Tayyip’e layık biri olduğunu kanıtları. Örneğin partinin Bayrampaşa teşkilatında kadınlara yaptığı konuşmada Atatürk’e iğrenç iftiralarda bulundu… Bu konuşmada kendi kökenini de dışa vurdu! Mezarcı konuşmasında şunları söyledi:

“Atatürk milliyetçiliği ne demek? Herkes Türk’üm diyecek, ne yani, senin hatrın için ben anamı babamı inkar mı edeyim? Ben senin atan gibi veled-i zina mıyım? Ben Batum’luyum benim köküm belli…!”

Tayyip beyde aynı sıralarda Almanya’da yaptığı bir konuşma da:

“Ne mutlu Türküm diyene ne demek? Sen “Ne mutlu Türküm diyene” dersen, o da “Ne Mutlu Kürdüm diyene” der…”

Yine Tayyip’in yakın arkadaşlarından Rize milletvekili Şevki Yılmaz şöyle çığırıyordu:

“Şimdi gençler! Müjde veriyorum. Şafak var… Şafak! Vallahi şafak var! Safları sıklaştırın… Tahrik için konuşmuyorum, şafağı gördüm… Nerede? İşte burada! Sümeyyeler! Nerede? İşte burda; Bilaller!
Şafak vakti Gençler, gençler…! Muhammed İkbal’i dinle, meşhur şair: “Güneş doğarken şafak gelir. Kızıllık olur sabah. Gök kızarmadan güneş gelmez. Şehit kanı dökülmeden hak gelmez.”

Tayyip’in çocukları Sümeyye, Bilal ve diğerleri soluğu Amerika’da alıyorlar, öğrenimlerini orada devam ettiriyorlardı. Akranları türban kavgası verirken kendileri, babalarının açıklamalarını da görüldüğü gibi türbanla okuyamadıkları için Amerkiya gitmişler! Sümeyye ABD’de Hollywood yıldızları ile yemek yiyordu…

Kızları Amerika’da Robert De Niro ile mum ışığında yemek yiyen Tayyip, 1994 yılında Ümraniye’de gene çığırıyordu:

“Bir gece saat bir buçukta elektrik direğinde yaşlı amca, eve dönüyorum, araba ile durdum, gece saat bir otuz durdum. Üç dört tane genç, “amca” dedim. “Yahu ne yapıyorsun?” Elektrik çarpacak in aşağı bu gençler çıksın bağlasın” hiç umrunda değildi.

Bağladı, indi. Gayret kararlı. İfade aynen şöyle; “Sen bana şahadeti çok mu görüyorsun?” dedi “yahu amca Refah’ın bayrağı ile şahadetin ne alakası var Allah aşkına?” “Sen ne diyorsun?” “Her refah bayrağı, Muavenet Muhribi’nden Saratoga’ya bir mermidir.” dedi. Şimdi soruyorum sizlere; bu inancın , bu imanın önünde Amerikası, Batısı basını televizyonu durabilir mi?”

Kızının yaptıklarını anlatamayan Tayyip Amerika’ya sövüyor…

Neyse biz Tayyip’in kökenini araştırmayı sürdürelim… Tayyip Başbakan olarak memleketi Rize’nin Güneysu Beldesine gittiğinde kendisini hemşerileri “Potamya’ya hoşgeldin” “Potamya’nın Gururu!” pankartlarıyla karşıladı…

Buralar ise Güneysu olarak bilinirdi… Potamya nereydi? İşin aslı ortaya çıktı… Güneysu ilçesinin Rumca ismi Potamya idi… Bu köyün ahalisinin bazıları sonradan Müslüman(!) olmuş Rum’du…! Hala Güneysu ilçesinin rumca ismini kullanıyorlarsa Türklüğü içlerine sindirememişlerdi demekti… Tayyip ise bu karşılamadaki pankarttan rahatsız olmadı!

Başbakan olduğunda ilk ziyaretini Yunanistan‘a gerçekleştiren Tayyip Ramazan olduğu halde oruç tumamıştı… Erdoğan Smitis ile görüşmesinde ilgi çekici bir taraf var… Bu da şu:

Tayyip İngilizce bilmiyor… Smitis’te Türkçe bilmiyor!!! Peki ama bunlar nasıl konuştu?

Tayyip buna bir açıklama getirdi… Anlattığına göre ilk patronu bir Rum’du!!!

 Ergün Poyraz’ın “Musa’nın Çocukları” Adlı eserinden alınmıştır.

Yazı kategorisi: Aldatma ve Karalama Partisi, Recep Tayyip Erdoğan | 118 Yorum »