‘Genel’ Kategorisi için Arşiv
Bunu da yazalım…
Yazan: vatanhainleri Ağustos 27, 2008
Yazı kategorisi: Genel, PKK ve Kürdistan Meselesi | 24 Yorum »
Tüm Atatürkçüleri Görev Başına Davet Ediyorum…
Yazan: vatanhainleri Ağustos 17, 2008
Uzun bir süre yazı yazmayacağıma dair bir kadar almıştım. Sitenin hiç bir satırında dini, İslam’ı, Hrıstiyanlığı ya da başka inanç sistemlerini tartışmadım. Benim alanım değil, zaten herkesin içinde kalması gereken özel bir düşünce ve histir. Bu açıdan bakılacak olursa siteye gelen yorumların “siz müslüman mısınız?” ya da buna benzer yorumları aşırı derecede anlamsızdır.
Bir kişi dindar gözükebilir. Ama içten başka hesapları olabilir. Bu insanlara ne dendiğini siz benden daha iyi biliyorsunuz.
Tek amacımız Türk Milleti’ne zarar veren, egemenlik, cumhuriyet, tam bağımsızlık, eşitlik, milliyetçilik gibi fikirlerin aşınmasına yol açan her türlü zihniyeti ortaya dökmektir. Bunu bugüne kadar yapabildiğimize inanıyorum. Araştırmalarımıza göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı da size sonsuz teşekkür ediyorum.
Bu yazımın asıl amacı size yani Atatürk’e gönülden bağlı her Türk vatandaşının duyarlılık göstermesi gereken bir konuyu açıklamak ve desteğinizi almaktır.
Vereceğim sitede Atatürk yalan dolu sahte belgelerle iftiraya uğratılmakta, genç insanlarımızın beyinleri zehirlenmektedir. Atatürk karşıtı bir neslin yetiştirilmesi sağlanmakta, ülkemiz günden güne Ilımlı İslam’a doğru itilmektedir.
Bu gibi siteleri bize iletebilirsiniz. Biz de buradan herkese ulaştırır kapanması için elimizden geleni yaparız.
“M.KEMAL İSLAMA KÖTÜLÜK YAPMAMIŞTIR , ASIL İ.İNÖNÜ KÖTÜYMÜŞ (!) AL BİRİNİ VUR ÖTEKİNE” adlı yazının linki
http://www.tevhidaslanlari.com/forum/showthread.php?t=2403
“Soysuz M.kemalin Soysuzluk Belgesi.. ” adlı yazı
http://www.tevhidaslanlari.com/forum/showthread.php?t=6833
Şimdi yapmanız gereken aşağıda vereceğim linke tıklayarak bu siteyi telekomünikasyon kurumuna şikayet etmek.
http://www.ihbarweb.org.tr/ihbar.html?subject=8
Ne kadar çok ihbar olursa o kadar çabuk hızla bu site kapatılır..
Evet tüm Atatürkçüleri görev başına çağırıyoruz…
Yazı kategorisi: Genel | 32 Yorum »
Teke Tek Programındaki Kokuşmuş Beyinlere…
Yazan: vatanhainleri Haziran 10, 2008
Fatih Altaylı..
Atatürk’ü sevmez, Humeyni’yi sever!!
Dün gece Teke Tek programında yaşadığım şoklar, giderek yaşlanan kalbime ağır gelmiş olacak ki, sabaha kadar uyuyamadım.Maksadım üniversitede türban meselesini, üniversitede okuyan kızlarla konuşmak, tartışmaktı.Konuklarımdan ikisi türbanlı, ikisi ise başı açık kızlardı.Başı açıkların biri kendini liberal, diğeri ise Kemalist olarak tanımlıyordu.Her dört kız da kendi görüşleriyle paralel derneklerde çalışıyorlardı.Ve emin olun ki, şimdiye kadar yaptığım hiç bir Teke Tek programı beni bu kadar şok etmemişti.1999′dan bu yana türban eylemcisi olan Nuray, inanç özgürlüğü kapsamında türbanla eğitim hakkını savunurken, bunun eğitimle sınırlı olmayacağını, kamuda çalışmak dahil her türlü hakkı kapsaması gerektiğini söyledi.Bu alıştığımız bir durumdu.Türbanlı aktivistlerin tamamı bu söyleme sıkı sıkıya sarılıyordu.Yani AKP’nin Anayasa’da yaptığı ama iptal edilen değişiklik zaten onları kesmeyecekti. Bu biliniyordu.Ancak Nuray konuyu bambaşka taleplere taşıdı.Nuray’a “İnanç gereği diye yasama tarafından oluşturulmuş hukuku beğenmeme ve kendi inançlarınıza göre yargılanma talebinizin ortaya çıkmayacağını ve yarın öbür gün Müslümanların kadı mahkemesinde yargılanmasını istemeyeceğinizi kim garanti edebilir?” diye sordum.Çok samimi yanıt verdi.”Kimse garanti edemez. Hatta isteriz de. Niye insan kendi inandığı hukukla yönetilmesin”Şok olmuştum.”Bu çok hukukluluk anlamına gelir. Bir demokraside böyle bir şey nasıl olacak?” diye sordum.”Niye olmasın” dedi.Daha sonra değir türbanlı kız Kevser’e bir soru yönelttim.”İran’daki baskı rejiminin İslam’a örnek olamayacağını söylüyorsun ama facebook’daki sayfanda Humenyi resimleri varmış” dedim.”Evet var. Humeyni’yi çok severim” dedi”İran’daki rejimi kuran o değil mi?” dedim.”Onun kurduğu rejimi bozdular” dedi.”Peki Humeyni’yi çok seviyorsun. Atatürk’ü de sever misin?” diye sordum.”Asker olarak çok başarılıymış” dedi.Askerlik vurgusu dikkatimi çekti.Tam bir Milli Görüş çizgisiydi.Sonra dönüp aynı soruyu diğer türbanlı konuğum Nuray’a yönelttim.Humeyni’yi o da çok seviyordu.”Peki Atatürk’ü seviyor musun?” diye ona da sordum.Önce biraz şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi.Sonra “Acaba düşündüğümü söylersem suç olur mu?” dedi ve yine büyük bir samimiyetle “Hayır Atatürk’ü hiç sevmem” dedi.”Niye?” dedim.”85 yıldır çektiğimiz çilelerin müsebbibi o da ondan” dedi.”İyi de sevmediğin o adam Türkiye’yi İngiliz, Fransız, Yunan işgalinden kurtardı. Onun sayesinde bağımsız bir ulus olduk. O olmasa idi bugün burada yabancı bir ülkenin mandası altında olabilirdik. Sömürge olurduk” dedim.Ama Nuray kararlıydı.”Kurtuluş savaşını Atatürk değil, inançlı Müslümanlar başlattı. Maraş’ta bir kadının türbanına el uzatılmasıyla kurtuluş savaşı başladı. Atatürk’le ilgisi yok” dedi.”Atatürk bu savaşı organize etmeseydi, Maraş’ta veya başka bir yerdeki bu gibi tepkiler ezilip yok edilirdi” dedi.Ona da yanıtı vardı.”Belki de daha iyi olurdu. Belki yabancı manda altında inançlarımız daha iyi yaşayabilirdik. Daha özgür olabilirdik” dedi.Değerli okurlar.İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı karşıya olduğu durum bu.İstenen bu.Bugün söylenmese de talep edilecek olan bu.Anayasa Mahkemesi kararına karşı gösterilen tepkinin nedeni bu.Türkiye Cumhuriyeti’nden alınmak istenen rövanş bu.Bunun kılıfı özgürlük.Bunun kılıfı demokrasi.Bunun kılıfı liberalizm.Yerse.Yemezse zorla.Öyle diyorlar.
NOT: Programda liberal görüşlerini ütopik bir dünyada dile getiren konuğum, program sonunda türbanlı kızlarımızın telefonlarından yağan tebrikleri kabul ederken çok mutlu görünüyordu.
NOT2: Bu programdan sonra Türkiye’yi bekleyen gelecekten gerçekten çok korkmaya başladım. Başbakan’a kur yapan Hülya Avşar’ın bu programı izlemiş olmasını çok isterdim.
NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Özgürlük istediğini söyleyenlerin gerçekte ne istediğini anladığımız zaman…
Yazı kategorisi: Genel, İçimizdeki AB Yalakacıları | 33 Yorum »
Küçük Hatırlatmalar
Yazan: vatanhainleri Haziran 2, 2008
Hatırlatalım dedik…
“Amerika’nın düşündüğü Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi; Diyarbakır işte bu proje içinde bir yıldız, bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım.”
Tayyip Erdoğan
*
“Sen ne mutlu Türküm dersen, o da ne mutlu Kürdüm der.
Türklük yerine Türkiyelilik bilinci yerleştirilmelidir.”
Tayyip Erdoğan
*
“Cumhuriyetin ilanı İstanbul’un tarihi değerini ve saygınlığını düşürmüştür”
Kadir Topbaş
*
“Kürtlerin geleceği ve özgürlüğü için Türk askerinin kanının oluk oluk akması gerekir”
Leyla Zana
*
“Vatan sevgisi nedir ki?
Vatanı seveceğinize gidin evde karınızı sevin”
Çetin Altan
*
“Toprak tek başına bir anlam ifade etmiyor.
APO Türklere Allahın bir lütfüdür.
İnsanları öldürmek yerine Kürtlere istedikleri toprakları vermek gerekir”
Ahmet Altan
*
“Atatürk öldüğünden beri hala zenginlik ve özgürlük üretemiyorsak, sebebi Kemalizm’dir”
Ahmet Altan
*
“Memleketi bir çift kadın memesine satarım”
Ahmet Altan
*
“Türkiye, sadece Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir”
M.Ali Birand
*
“Kimse söylemiyor bari ben söyleyeyim.
Türkiye’de 1 milyon Ermeniyle 30 bin Kürt katledildi”
Orhan Pamuk
*
“Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sırtımızı Amerika’ya dönmeliyiz”
Fetullah Gülen
*
“Boğazlar milletler arası bir komisyona devredilmelidir”
Rahmi Koç
*
Yazı kategorisi: ABD Uşakları, Aldatma ve Karalama Partisi, Din Tüccarları, Genel, Recep Tayyip Erdoğan, İçimizdeki AB Yalakacıları | 19 Yorum »
Yüksek Ahlak sahibi Şeriatçılarımız…
Yazan: vatanhainleri Nisan 28, 2008
Yüksek bir manevi içtenliğe, yüksek bir ahlaka sahiptir bizim dinci, şeriatçı yazarlarımızın, insanlarımızın…
Kadına asla bir mal olarak, bir eşya olarak bakmazlar… Hele hele bayanlarımızı asla bir doğum makinesi olarak görmezler…
Hele ki sadece kişisel zevkleri için bir araç olarak hiç görmezler…
Öyle ya.. Biz cumhuriyet kadınlarımızın haklarını savunurken, onlara çağdaş eğitim vermeye çırpınırken onlar buna karşı çıkarlar… Gencecik kızlarımızın kıçını başını açarmış medeni eğitim… Bale okulları bilmem ne yetiştiriyormuş…
Ahlak misyonerlerimiz her türlü çağdaş olayın karşısındalar!!
Tecavüz haberi oldu mu hemen etiket yapıştılır:
“Bunlar dinsiz!! Allahsız!! Ahlaktan yoksun it köpek!! Bunlar müslüman olamaz!! Dinimizde kadına çok büyük bir değer verilmiştir. Gerçek bir müslüman bunları asla yapmaz…”
Eee yapmaz tabi… İşine gelince Türkiye’nin %99′u müslüman şeriat gelmeli…
İşine gelince ülke de bu kadar hırsızlık, soygun, talan, yağma, fuhuş varken bunları yapan hep o %1 azınlık…
Bu nasıl iştir??
Bence ortada şeriatçı diye gezinen, hacı hoca takılan kişilerin hayatlarına bir göz atalım…
Cinayet mi aradınız?
Tecavüz mü?
Çok eşlilik mi aradınız?
Kadına dayak mı aradınız?
Örnek verelim Hüseyin Üzmez tek değil…
Fehmi Koru’nun kayınpederi Süleyman Karagülle. Süleyman Karagülle 1928 doğumlu.Geçen yıl Kırgizistan’da 18 yaşında bir genç kızla evlendi.Yani kendisinden tam 60 yaş küçük bir kadınla.
Vakit Gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez. Hüseyin Üzmez 1931 doğumlu yani 75 yaşında. 2003 yılında, 72 yaşındayken 22 yaşındaki Ayşe Yılmaz ile evlendi.. Süleyman Karagülle’nin eşi ile yaş farkı 60 iken, Hüseyin Üzmez’in eşi ile arasındaki yaş farkı 50.
Haydar Baş‘a da bir göz atalım… Dr. Haydar Baş’ın tam 18 çocuğu var!! Konu yargıda.. Çünkü 18 çocuğun hepsi Haydar beyin 50 yaşını aşmış bir bayandan olma ihtimali biraz az. İşte bu konu mahkemede. Mahkeme sonucunu da buradan duyururuz…
Yok yahu bunların hepsi uydurma!!!
Sayacak daha pek çok insan var ya aslında…
Ne de olsa bunlar 5 vakit namaz kılar…
İmanı itikatı yerinde insanlardır…
Ne diyelim…
Hayran kaldık bu maneviyata, ruhani hayata, şeriat düşüncesine…
Yazı kategorisi: Genel, Radikal İslam Hareketleri | 39 Yorum »
Ne kadar da özel(LEŞTİRİL)dik?
Yazan: vatanhainleri Nisan 26, 2008
Aşağıda geçen işletmeler 5 yıl önce devlete ait, şirketlerin kimi hisseleri ise dolaylı yoldan ya da doğrudan millete ait idi.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül mü olsun diye referandum yapan zihniyet, millete ait şirketleri satarken millet uyanmasın diye bin takla atıyor. Ancak aşağıdaki liste devletin ve milletin kaynaklarının nasıl yağmalandığını gözler önüne seriyor. İleride çok daha detaylı bir şekilde özelleştirmelere değineceğiz. Ancak bu yazıyı da tarihe not düşüyoruz:
Türk Telekom, Arap’ ın.
Telsim İngiliz’in.
Kuşadası Limanı İsrailli’nin.
İzmir Limanı Hong Konglu’nun..
Araç muayene işi Alman’ın.
Başak Sigorta Fransız’ın.
Adabank Kuveytli’nin.
İETT Garajı Dubaili’nin.
Avea Lübnanlı’nın.
Petkim? Ermeni’nin. (Kazak’a sattık, dediler. Kazağı bi çıkard ık..Ermeni…)
Rakı , Amerikalı’nın.
Finansbank Yunanlı’nın…
Oyakbank Hollandalı’nın.
Denizbank Belçikalı’nın.
Türkiye Finans Kuveytli’nin.
TEB Fransız’ın.
Cbank İsrailli’nin.
MNG Bank Lübnanlı’n ın.
Alternatif Bank Yunanlı’nın.
Dışbank Hollandalı’nın.
Şekerbank Kazak’ın.
Yapı Kredi’nin yarısı İtalyan’ın.
Turkcell’in yarısı Finli’nin Rus’un.
Beymen’in yarısı Amerikalı’nın.
Enerjisa’n ın yarısı Avusturyalı’nın.
Garanti’nin yarısı Amerikalı’nın.
Eczacıbaşı İlaç, Çek’in.
İzocam, Fransız’ın.
TGRT(Fox) Amerikalı’nın.
Demirdöküm Alman’ın.
Döktaş Fransı z’ın.
Süper FM Kanadalı’nın.
Bunların Hepsi TÜRK’tü.
Sadece 4.5 yıl önce.
Daha önce de söylemiştik. Sırada Etibank özelleştirmesi var ki Türkiye’nin Bor rezevrlerini bu banka elinde tutuyor. Banka satılırsa bankayı alacak olan taşınmazlara da sahip olacak. Bu demek oluyor ki Bor madenleri ve işletmeleri satılan kişilerin ellerine geçecek…
Bu yağmaya dur demek için Ulusal düşüncede bir parti başa gelmelidir. Amerikan’ın Kuşatma Partisi daha fazla iş başında kalamaz. Yoksa sonumuz Meksika’dan beter olur.
Saygılar
Yazı kategorisi: ABD Uşakları, Aldatma ve Karalama Partisi, Genel, Yolsuzluk, İçimizdeki AB Yalakacıları | 14 Yorum »
Türbanı Tartışmak ve Tarihi Hatırlamak…
Yazan: vatanhainleri Nisan 26, 2008
Bugün Vatan Gazetesinin internet sitesini açtım ki, her tarafta türbanla ilgili haberler var:
+Türbanlı sayısı 4 kat arttı
http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=03.12.2007&Newsid=149957&Categoryid=1
+Erdoğan’dan türban telefonu
http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=03.12.2007&Newsid=149996&Categoryid=1
+ Kırmızı başlıklı kız nasıl kırmızı türbanlı kız oldu?
http://www9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=15.05.2006&Newsid=150000&Categoryid=1
+ Fethullah Hoca’dan başörtüsü yorumu
http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=03.12.2007&Newsid=149990&Categoryid=1
+ YÖK’ten Gül’e ‘kara çarşaf’ yanıtı
http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=03.12.2007&Newsid=149987&Categoryid=1
İşte Türkiye’nin “en önemli konusu: türban” ne de çok tartışılıyor…
Sanki 70 milyonluk yurdum insanının cebinde geçinebileceği iyi bir maaş, evinde yiyebileceği sıcak bir aş (Sıcak bir evi olduğu varsayılırsa tabi) her şey güllük gülistanlık biz hala yüz yıllar önceki konuları tartışıyoruz!!!
Madem konu türbandan açıldı, ben de siz değerli okuyanlarıma türbanın tarihini ve nasıl bir sorun olarak ileri sürüldüğünü anlatmaya çalışayım!
Not: Türban kelimesi Fransızcadan türemiş bir kelimedir. Arapça değildir!!!
O kadar Kur’an ve diğer dinlerin kitaplarını okumama rağmen kadınlarımızın “türban” ile kapanması gerektiğini yazan bir ayete rastlayamadım. İşin komik tarafı işte burda yazıyor diyen bir islamcı ile de karşılaşmadım. Yani “türban”ın bir dini simge olduğunu tartışmaya açmıyorum bile. Çünkü türbanın ortaya çıkış tarihi 1960′lı yıllara denk gelir.
Şule Yüksel Şenler 1938 doğumlu. Yani bugün 69 yaşında. Şenler siyasette ve toplum yaşamında İslama çok bağlı kadının da yeri olduğunu ileri sürerek yurt gezilerine çıktı. Pek çok ilde tesettür konusunda konferanslar verdi. O dönemin dinci bazı gazeteleri de Şenler’i bayrak yaparak arkasında durdu.
1971 yılında Şenler, dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir mektup yazdı. İslama çağrı niteliğindeki bu mektupta Cumhurbaşkanı’na hakaret olduğu gerekçesiyle hakkında dava açıldı ve Şenler hapse girdi. 3 ay cezaevinde kaldı.
Bugün gazetesinde 1967-71′de köşeyazarı idi. Seher Vakti dergisi başyazarı oldu. 1980′den sonra Zaman ve Milli Gazete’de yazdı.
Türbanın yayılması ile ilgili çalışmaların en yoğun yaşandığı yıllar 1968- 1969 yıllarıdır. Şule Şenler ve Mehmet Şevket Eygi karış karış Anadolu’yu gezerek kadınları türbanla tanıştırdılar.
Mehmet Şevket Eygi denen yobazı daha başka makalelerim de sizlere anlatacağım…
Biz dönelim türbana!
Bir aralar Merve Kavakçı vardı hatırlar mısınız?
Hatırlamayadıysanız ben hatırlatayım:
Merve Kavakçı, Refah Partisi’nden Milletvekili olunca meclise türbanla gelen bayan milletvekilimiz… Merve Kavakçı ayrıca geçmişte RP’nin CIA ile ilişkilerini yürüten Abdullah Gül’ün de yardımcısıydı.
Parlementoya Nazlı Ilıcak ile beraber girdi…

buraya da görüntülerini koyalım:
http://www.youtube.com/v/ZK_3Lb4UOpk
Buraya da Tayyip Erdoğan’ın bir zamanlar diz çöktüğü gibi kendisinin de kimler önünde diz çöktüğünün kanıtını koyalım:

Bu arada “türban siyasi bir simge değil” diyenlere cevabı “Bülent Arınç”ın kendi ağzından verelim:
“Kavakçı elbette ki siyasal simge olarak türban takıyor.” (26 Haziran 1999 Hürriyet)
Amerikadaki komşuları ise Merve Kavakçının Türkiye’ye hizmet edemez deyişini burada okuyabilirsiniz:
http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1999/05/06/114367.asp
Bu arada Süleyman DEmirel Merve Kavakçı’nın dış ülkelerle olan irtibatından haberda olduğunu ve kendisinin bir provakatör olduğunu canlı yayında anlatıyor:
http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1999/05/04/113991.asp
Araştırdıkça neler çıkacak daha dersiniz?
Merve Kavakçı’nın Amerikan vatandaşı olduğunu da ekleyelim ve tabi ki de kanıtlayalım:
http://www.milliyet.com.tr/1999/10/23/siyaset/siy02.html
Tabi ki siyasal islamcıların hep bir ağızdan kullandığı mazlum rolünü merve kavakçı şu şekilde özetliyor:
“ben mazlum halkın temsilcisi olarak geldim Millet Meclisine”
Eee ama neden mazlum halkın temsilcisi Amerikan vatandaşı çıkıyor?
Siyasal islamcıların kimlere ve hangi odaklara hizmet ettiği çok iyi bir şekilde anlaşılmaktadır.
CIA bağlantılı bı sahtekarlar ülkemizi birkaç parçaya ayırmak istemektedirler.
Son olarak kavakçı’nın ailesinin ne olduğunu gösterelim. Hangi örgütlerle bağlantıları var dersiniz kavakçı ailesinin:
http://www.milliyet.com.tr/1999/05/04/siyaset/siy00a.html
Ayrıca Milliyet gazetesinin 4 Mayıs 1999 tarihli “Bol Soruşturmalı Bir Aile” adlı haberi okumanızı tavsiye ederim…
Küçük bir not daha size: “Simit satan adama simitçi dendiği gibi, İslamı satan adama da İslamcı denir”
Saygılar…
Yazı kategorisi: ABD Uşakları, Aldatma ve Karalama Partisi, Genel, Radikal İslam Hareketleri | 17 Yorum »
Artık Bu sitedeyiz
Yazan: vatanhainleri Eylül 23, 2007
Değerli Okuyucularımız,
23 Eylül 2007 tarihinde son yazımız olarak www.cumhuriyetikusatanlar.org adresine taşındığımızı sizlere aktarmıştık. Türk Telekom’un wordpress’e koyduğu erişim yasağını kaldırması itibariyle yeni yazılarımız artık bu sitede yayınlanacaktır. www.cumhuriyetikusatanlar.org adresi sitemiz konuklarının kullanabileceği forum sayfası olarak kalacaktır.
Yaklaşık 1 yıl aradan sonra tekrar kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Bizleri anlayışla karşılayacağınızı umut eder, güzel günler dileriz.
VatanHainleri.wordpress.com
Yönetimi
100 AKP GERÇEĞİ
Yazan: vatanhainleri Ağustos 15, 2007
RTE: “Irak’ta savaşan ABD’li kahraman bay ve bayan askerlere, en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en kısa zamanda dönmeleri arzusuyla dua ediyoruz.”
Not: Buradaki tüm maddeler, doğruluğu araştırılarak hazırlanmış, bu konuda hassas olunmaya çalışılmıştır.
İftiracı konuma düşmekten Allah’a sığınırız.
1. Başbakan Erdoğan bir Amerikan gazetesine yazdığı makalede Irak’a savaşmaya giden ABD’li askerlere dua etti:
“Irak’ta savaşan ABD’li kahraman bay ve bayan askerlere, en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en kısa zamanda dönmeleri arzusuyla dua ediyoruz.”
“We further hope and pray that the brave young men and women return home with the lowest possible casualties, and the suffering in Iraq ends as soon as possible.”
By Recep Tayyip Erdogan
The Wall Street Journal
March 31st, 2003
2. Dışişleri Bakanı Gül “Dünya barışı için, barışı korumak için, son 50 senede dünyada en çok Amerikalılar kendi çocuklarını feda etmişlerdir.”dedi. (http://www.milliyet.com/2006/05/16/siyaset/siy03.html)
3. Yirmibeş İslam ülkesinin sınırlarını değiştirip hepsini Irak gibi yapma projesi olan ABD kaynaklı BOP’la ilgili Sayın Gül’ün görüşü: “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Türkiye’nin dış politika ilkelerine uygun. ABD ile hareket ediyoruz. Amacımız İslam ülkelerine özgürlük ve demokrasi getirmek.” (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=181295)
Not: Vatandaşlarımızın % 72’si BOP’u tehlikeli görüyor.(25.07.2004 – Yeni Şafak)
4. Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın diyor ki:
“Ben Avrupa’ya gittiğimde kiliseye çok giderim, büyük zevk duyuyorum.”
(II. Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri cilt:2 sayfa:375)
5. Diyanetten sorumlu Devlet Bakanı yapılan Sayın Mehmet Aydın, İslam dinini Müslüman olmayanlara tebliğ etmeye ‘en DİNSİZCE hakarettir’ dedi:
“Bazı müslüman kardeşlerimiz diyor ki yahu bir fırsat düştü, müslümanlığı anlatalım hıristiyanlara; Allah belki hidayetini gösterir. (Diyalog çalışmalarında)… işin ucunda bilmem adam kazanmak, üye kazanmak varsa, açıkçası bu bir din mensubuna yapılacak en DİNSİZCE bir hakarettir.” (II. Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri cilt:2 sayfa:322)
6. ABD Savunma Bakan yardımcısı Paul Wolfowitz: “Biz Irak’a müdahale konusunda tereddüt ediyorduk, Tayyip Erdoğan bize cesaret vermiştir.” (Irak işgalinden üç ay önceki Türkiye ziyareti esnasında yaptığı açıklamadan.)
7. Erdoğan, AJC örgütünden bugüne kadar “cesaret ödülü” alan 10 kişi içinde Yahudi olmayan tek kişi.
Tayyip Erdoğan’a “cesaret ödülü” veren “American Jewish Congress” (AJC) adlı kuruluş, WJC’ye bağlı. Theodore Herzl tarafından Dünya Musevilerini bir “ulusal yurda” kavuşturma amacıyla 19. yüzyıl sonunda kurulan “World Jewish Congress” (WJC) İsrail devletini kurmakla amacını gerçekleştirmiş bir Yahudi teşkilatıdır. Daha önce AJC tarafından 10 kadar kişi ödüle lâyık görülmüştü; bunlar arasında İsrailli veya Musevi olmayan tek kişi Tayyip Erdoğan. Listede İsrail’in önemli bütün başbakanları var. Türkiye başbakanına bu ödülün verilmesi de, verildiği mekân da anlamlı: HSBC bankasının New York merkezi… (http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2004/SUBAT/05/tkivanc.html)
8. Bush, Erdoğan’a “Sen ne harika bir adamsın” dedi. (You are a great man) Kasım 2004
9. Çeçenler Rusların dilinde terörist. Erdoğan 3 Kasım seçimi sonrası AKP genel başkanı olarak 170 kişilik heyetle ziyaret ettiği Rusya’da teröre karşı işbirliğinden söz etti.
10. Erdoğan genel başkan sıfatıyla gittiği Çin’de de şöyle dedi:
“Tek Çin anlayışını destekliyoruz. Çin’in toprak bütünlüğü konusunda Türkiye’nin herhangi bir tereddüdü yok, saygısı vardır. Terörün dini, milleti, ırkı olamaz.”
(Çin, işgal ettiği Doğu Türkistan’ı kendi toprağı sayıyor. Özgürlük mücadelesi veren 30 milyon Uygur Türkü kardeşimize de terörist diyor. Tayyip Bey’in sözü bu manada nasıl değerlendirilecek?)
(Tayyip Erdoğan, diline pelesenk olduğu üzere, Pekin’de de “Han, Mançur, Moğol, Doğu Türkistanlı, Tibetlisi ile Çin bir büyük mozaiktir. Bu da büyük zenginliktir” demeliydi (!) alıntı)
11. Yurtdışı turları ve ilginç temasların ardından Erdoğan, milletvekili oldu. Aradan dört buçuk yıl geçmesine rağmen AKP “Acil Eylem Planı”nı bile tatbik edemedi.
12. Kuzey Irak’ta askerlerimizin başına çuval geçirildi. Buna ciddi hiçbir tepki gösterilemedi.
13.Üstelik ağır ve ciddi çuval olayı sonrası “ABD’ye nota verecek misiniz?” sorusuna başbakan şöyle veciz(!) bir cevap verdi: “Bu müzik notası değil. Öyle aklınıza her estiğinde verilmez. Ağırlığı ve ciddiyeti vardır.” (http://www.hurriyet.com.tr/agora/article.asp?sid=1&aid=2257)
14. Erdoğan’dan enteresan bir açıklama: “Amerika’nın düşündüğü Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi; Diyarbakır işte bu proje içinde bir yıldız, bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım.”
(15 Şubat 2004, Kanal D, Teke Tek Programı) 18.02.2004. Hürriyet Gazetesi, sayfa: 20.
15. Sözde Ermeni Soykırımı meselesinde Dışişleri bakanlığı, yetersiz kaldı. Üstelik Sözde Ermeni soykırım yasasını kabul eden ülkelere yenileri eklendi: İsviçre (2003), Slovakya (2004), Hollanda (2004), Polonya (2005), Litvanya (2005), Arjantin (2006)…
16. 1 Mart Tezkeresi reddedilmesine rağmen, bir genelgeyle, ABD’nin savaş araç-gereçleri Türkiye üzerinden nakledildi.
17. İsrail’in talebiyle ve onun güvenliği için, kamuoyuna rağmen Lübnan’a asker gönderildi.
18. Başbakan Erdoğan, İspanya Başbakanıyla beraber Medeniyetlerarası İttifak(!?) eşbaşkanı oldu. (Medeniyetler arası ittifak, Dinlerarası diyaloğun diğer bir ismidir.Gösterilen tepkiden dolayı, medeniyetler arası ittifak ifadesi kullanılıyor.)
19. Başbakan Erdoğan, BOP’un da (Büyük Ortadoğu Projesi) eşbaşkanı oldu. İkinci başkan, Bush.
20. Erdoğan, Gül ve bakanların baskısına rağmen 1 Mart tezkeresine ‘hayır’ diyen milletvekilleri, 22 Temmuz seçiminde aday gösterilmediler.
21. Tezkereye ‘evet’ denmesini isteyen Erdoğan “Her zaman ‘hayır’da hayır yoktur. Rahat olun, gelişmeler kontrolümüzde” dedi.
22. Erdoğan, tezkere geçse de geçmese de ABD’nin harekatta kararlı olduğunu belirterek, Türkiye’nin 2003 yılı içinde 73 milyar dolar borç ödemesi olduğunu söyledi ve tezkerenin çıkmaması halinde Türkiye’nin ekonomik olarak çok sıkıntıya gireceğini ifade etti.
(Hatta Erdoğan’ın “Tezkereye hayır diyen, bana hayır demiş olur”… “Tezkere geçmezse memur maaşlarını ödeyemeyiz” dediği ifade edildi.)
23. Devlet Bakanı Ali Babacan, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, tezkerenin yararlarını sıraladı: “ABD ile her platformda stratejik ortaklığımız artarak gelişir.”
(Irak’a ve Iraklılara yapılanlar da mı?)
24. AKP önderleri tezkerenin geçmemesi durumunda olacakları da hatırlattılar:
“Tezkereyi reddetmemiz Müslüman ülkelerden destek bulsa da dünyada etkili bir güce sahip olan Yahudi lobisinin desteğini kaybederiz.”
25. Irak savaşında ABD’ye verilen destek, KREDİ pazarlığına dönüştü.
Bakanlar Kurulu toplantısı sırasında Başbakanlık’a giden Dışişleri Müsteşarı, ABD Büyükelçisi Pearson’ın getirdiği ABD önerilerini hükümetin onayına sundu. (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=66614)
· Türkiye’nin asgari “6 milyar dolar hibe”, “20 milyar doları bulan kredi” ve “ticaret desteğini” içeren seçenek üzerinde durduğu, bu seçeneğin hibe bölümünü artırmak üzere pazarlık ettiği öğrenildi.
· 92 milyar dolarlık bir kayıp faturası gündeme getiren Ankara, 2003′te 25, sonraki dört yılda 15-17 milyar dolar desteğe ihtiyaç duyulabileceğini belirtti. ABD, Türk ekonomisini ayakta tutma güvencesi verdi.
26. CIA’nin işkence uçakları hava sahamızı ve hava limanlarımızı kullandı. (www.aksiyon.com.tr)
27. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül açıkladı: “Irak savaşında ABD , İncirlik’i kullandı ve buradan 4 bin 990 sorti gerçekleştirdi.” (Vecdi Gönül’ün “Los Angeles World Affairs Council” adlı kuruluşun düzenlediği konferansta yaptığı “Avrasya’da değişen güvenlik ortamı ve Türkiye’nin stratejik önemi” konulu konuşmasından.) AA
28. Erdoğan ve Gül, 29 Ekim 2004 tarihinde AB Anayasası’nı imzaladılar. Nerede? “Bütün Türkler yok edilmeden Hristiyan dünyası rahat etmeyecek.” diyen Papa Cixtus’un (1585-1590) heykeli altında, manevi huzurunda…
29. AB müzakere haberi, Kızılay’da gündüz gözüne havai fişeklerle kutlandı.
30. Erdoğan “Küresel sorunlarla mücadelede dünyanın ABD’ye ihtiyacı olduğunu; Türkiye ile ABD’nin temel hedeflerinin örtüştüğünü” söyledi. (http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/HAZIRAN/11/p01.html)
31. AKP milletvekili Ömer Çelik, kadınları tecavüze uğrayan ve ülkesi işgal edilmiş Iraklı direnişçilere: “Katiller sürüsü!” dedi. (21.08.2004 – Vakit)
32. Erdoğan’ın danışmanı Cüneyd Zapsu, Amerikalılara Tayip Erdoğan hakkında, “Bu adamı kullanın!” dedi.
İşte American Enterprise Institute adlı düşünce kuruluşundaki konuşmanın teyp kaydı:
This man is an honest man. And he has his own beliefs and he is true to his beliefs. Please try to… I’d say “exploit”(sömürmek,istismar etmek, kendi çıkarına kullanmak) is a bad word, but kullanmak or use… (Zapsu burada Türkçe kullanmak sözcüğünü telaffuz ediyor ve İngilizce nasıl denir anlamında dinleyicilere bakıyor ve bir Türk dinleyicinin hatırlatması üzerine sözlerine devam ediyor) take advantage of this man. Because this person has so much credibility, because of his own beliefs in the Muslim world and he believes in the Western style democracy. I think instead of pushing him down, putting him to the drain, use… Here and in Europe you should take advantage of that. This is my offer… (http://www.milliyet.com.tr/2006/04/12/siyaset/axsiy02.html)
33. En büyük ortaklarından biri Yunan Kilisesi olan National Bank af Greece(NBG), ülkemizden banka satın aldı. ( Fakat aynı Yunanistan, Ziraat Bankası’nın Atina’da şube açmasına izin veriyor mu?)
34. Başbakan Erdoğan; “etnik, coğrafi ve dini temele dayalı ekonomik birliktelikleri, küreselleşme sürecinin reddettiği bir durum olduğu için, doğru bulmadığını” söyledi.Etnik denilen: Orta Asya Türk Devletleri. Coğrafi denilen: Komşularımız. Dini denilen: İslam Ülkeleri… (AB ile ABD bize yeter denilmek mi isteniyor?)
35. 4928 No.lu ve 15.07.2003 tarihli Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’da ‘cami’ kelimesi ‘ibadethane’ olarak değiştirilerek apartman kiliselerinin önündeki yasal engel kaldırıldı.
(25173 sayılı Resmi Gazete – Yayın tarihi:19 Temmuz 2003 Cumartesi)
36. Van Akdamar Kilisesi’nin onarımını Başbakan gizlice denetledi. ( Peki ama niçin gizli?..)
Erdoğan, Hakkari’den Van’a gelirken beklenmedik bir şekilde Van Gölü üzerindeki Akdamar Adası’na indi. Görevli bekçinin dışında hiçbir yetkilinin bulunmadığı adaya konan helikopterden inen Erdoğan ve beraberindeki bakanlar, Ermeni Kilisesindeki restorasyon çalışmalarını inceledi. Hakkari’den havalanan diğer 2 helikopter, Van Ferit Melen Havaalanı’na inerken protokol üyeleri bir süre Erdoğan’ın içinde bulunduğu diğer helikopteri bekledi.
(Yetkililer, Başbakan’ın Akdamar Adası ziyaretiyle ilgili ısrarlı soruları cevapsız bıraktı.) 21.11.2005
· Bu denetlemeden 16 ay sonra (Kur’an Kursu yıkımından 5 gün önce), onarılan kilisenin açılışı gerçekleştirildi.
3 yıl süren bu kilise tamiratının yaklaşık 3milyon YTL’ye (3 trilyon lira) mal olduğu belirtildi.
37. “Kur’an Kursu Yıkımı” ülke tarihinde bir ilk oldu.
Tarih: 3 Nisan 2007 ( Mevlid kandilinden 3 gün, Akdamar Kilisesi açılışından 5 gün sonra…)
Yer: Kasımpaşa ( Sayın Erdoğan’ın mahallesi…)
· Yüzlerce polisin hazır bulunduğu yıkımda cemaate biber gazı sıkıldı.
· Yıkımı Beyoğlu Belediyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi ekipleri yaptı.
· Büyük Piyale Kur’an Kursu, “yürütmeyi durdurma kararına rağmen” yıkıldı.
(30 günlük yürütmeyi durdurma kararı: İstanbul 5. İdare Mahkemesi. Esas No: 2007/647)
· Tüm ısrarlara rağmen yıkım için okullar kapanana kadar (2 ay) beklenmedi.
38. Kur’an Kursu Yıkımına şöyle gelindi:
· “Piyalepaşa Câminin etrafının açılması için Anıtlar Kurulu’nun kararıyla kursun kaldırılacağı” bildirildi.
· Dernek mensupları, aylar süren koşturmacayla ilgililerle görüştüler. “Bu kursta 1959’dan beri binlerce talebeye hizmet verildiğini, yıkımın yanlış olacağını, kendilerine proje ve imkân verilirse, kursu, câminin mîmârî yapısına uygun hale getireceklerini” söyledilerse de kabul ettiremediler.
39. Yıkımla ilgili tavırlar gittikçe sertleşti. Önce çözümden bahseden Bakan Mehmet Ali Şahin sonra tavrını değiştirdi. Zira parmaklar yukarıları işaret ediyordu. Şöyle ki:
· Dernek mensupları, vakıfların kendisine bağlı olduğu Bakan Mehmet Ali Şahin’le görüştüler. Bakan Bey, derhal İstanbul Vakıflar Bölge Müdürü’yle görüştü. Görüşme bittikten sonra da dernek mensuplarına, “Kur’an kursunun yıkımının yanlış olacağını” söyledi ve “Rahat olun” deyip uğurladı.
· Ancak Bakan Bey, daha sonra İstanbul’a bir geldiğinde, “Kur’an kursu binasının câmiyi kapattığını” söylüyordu.
40. Kur’an Kursunu yıkanlar, kursun kaçak olduğunu söyleyerek kamuoyunu yanılttılar. “Derneğe başka bir yer gösterdik kabul etmediler ” yalanını söylediler. İşte o yerler (!):
· Sinan Paşa Câmii’nin avlusundaki tamamlanmamış bina.
(Hem burası hakkında da yıkım kararı vardı; hem de yıkımdan sonra burayı da vermeyeceklerini söylüyorlardı)
· Kulaksız’daki Okçular Tekkesi ile Okçular Tekkesi’nin yanındaki top sahası.
(Bu iki yer daha önce Beyoğlu Belediyesi’ne verilmişti. Belediye “Buraya çivi bile çaktırmam” diyordu.)
· Sütlüce’deki Elif Tekkesi (Büyükşehir Belediyesi burayı da kesinlikle vermeyeceğini söylüyordu.)
41. Kur’an Kursunu yıkanlar KUL HAKKINA ne kadar dikkat ettiklerini göstermiş oldular.
Çünkü Kur’an kursunun bulunduğu vakıf arsası, dini ilimlerin okutulması için vakfedilmişti.
Vakfın dini hükmü şudur : Bir yer, ne şartla vakfedildiyse kıyamete kadar o iş için kullanılır.Vakfedenin istediği şart, Allah’ın emri gibidir… Bu vebalin altından kim kalkabilir?
Yıkılan Kur’an kursunun ne için yapıldığı hakkında tarihi kayıt: “Piyale Mehmed Paşa; cami, medrese, tekke, sıbyan mektebi, türbe, çarşı, hamam ve sebilden kurulu bir külliye yaptırmıştır.” (Beyoğlu Belediyesi Web Sitesinden)
42. İçişleri Bakanlığı’nın emri ile, Papa Jean Paul’ün ölümü dolayısıyla tüm yurtta bayraklar yarıya indirildi. İçişleri Bakanlığı, 8.4.2005 Cuma günü tüm resmi dairlerde gündoğumundan-günbatımına bayrakların yarıya indirilmesini istedi.
Emir örneği için: (http://www.istanbul.gov.tr/images/docs/emir.doc)
· Papa için Rusya’da bile bayraklar yarıya inmedi (!?) (Ortodokslar ya, o yüzden indirmemişlerdir…)
· Diyanet İşleri Başkanımız vefat etse hangi ülke bayrağını yarıya indirir?
· Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanı vefat etse AKP bayrakları yarıya indirtir mi?
· Laik bir ülkede müslümanlar aleyhine Papa için bu ayırım niçin yapılır?
· Milli sembolümüz olan bayrağımızın yalnızca bir dinin ruhani lideri için yarıya indirilmesi, o dini kayırma anlamı taşımıyor mu?
43. Yeni Papa 16. Benedict’in sevgili Peygamberimiz’i eleştiren sözlerine ciddi bir karşılık verilmedi.
· “Muhammed kılıçla din yaymaktan başka ne yapmıştır…” sözünün alıntı olduğunu söyleyen papaya, hiçbir yetkilimiz “SAYIN PAPA, ÖYLEYSE PEYGAMBERİMİZLE İLGİLİ SİZİN GÖRÜŞÜNÜZ NEDİR?” diyemedi.
44. Önce Papa’yla görüşmeyeceğini söyleyen Başbakanımız, aksine Papa’yı uçağın merdivenlerinde karşıladı.
45. Erdoğan, “Yahudi karşıtlığı utanç verici bir akıl hastalığının tezahürüdür, katliamla sonuçlanan bir sapkınlıktır” dedi. (http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/HAZIRAN/11/p01.html)
Sorulmaz mı: İslam karşıtı papayı düşmanca konuşmasının ardından uçak merdiveninde karşılamak nedir?
46. Orman Bakanı Osman Pepe’nin danışmanı Tacettin Ural, yazmış olduğu kitaba “Papa Bir Puttur” ismini verdiği için bizzat Bakan tarafından istifa ettirildi.
47. AKP iktidarı, Danimarka’da yayınlanan ÇİRKEF KARİKATÜRLERE gereken tepkiyi gösteremedi.
48. Eyüp Belediyesi’nin Pierre Loti Kahvesinin bulunduğu tepeye “Eyüp Sultan Tepesi” adı verilmesi teklifi, Büyükşehir Belediye Meclisi ve Kadir Topbaş tarafından reddedildi. (14.02.2007 – Zaman)
49. Kapalıçarşı’da, Başkan Topbaş’ın misafiri yabancı belediye başkanlarına ilahi eşliğinde içki ikram edildi.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, ev sahipliğini yaptığı 4. Dünya Belediye Başkanları Zirvesi’nde toplantıya iştirak eden belediye başkanlarına 14.04.2007’de Kapalı Çarşı’da yemek verdi.
Birlikte Yaşamak Konseri adı altında ‘Demedim mi demedim mi? Gönül sana söylemedim mi?’ ‘Allahu Allah’ ve ‘Aşkın Ateşinde Yanalım Dost Dost’ isimli ilahiler söylenirken içkiler de su gibi aktı.
İslam ülkelerinden gelen Suudi Arabistan’ın Uhud Belediye Başkanı, İran’ın Tebriz Belediye Başkanı, Sudan, Nijerya, Endonezya gibi ülkelerden gelen belediye başkanları yemeklerini tamamlamadan Kapalı Çarşı’dan ayrıldı.
50. Erdoğan 2002 seçimi öncesi Of’ta şöyle dedi: “Türkiye’de 30’a yakın etnik grup ve 4 hak dine mensup herkesi kucaklıyoruz”. (http://www.yenisafak.com/arsiv/2002/temmuz/12/p3.html)
Erdoğan birden fazla hak din ifadesini 3. Din Şûrâsı’nda da tekrarladı: “Bütün gerçek din ve inançlar, insanlığı hayra, iyiliğe, güzelliğe çağırmıştır.” (21/9/2007 Vakit)
(Halbuki Kur’an’a göre tek hak din İslamdır. Bütün peygamberler İslam peygamberidir.)
Kur’an’da Hz. İbrahim için “Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir MÜSLÜMANDI” deniyor. (Âli İmran, 67)
Yine Şûrâ Suresi 13. ayette İbrahim, Musa ve İsa peygamberlere gönderilenle peygamberimize gönderilen dinin aynı olduğu ifade edilmektedir. Birden fazla hak din olduğu söylense de: “Allah katında din İslam’dır” (Âli İmran, 19)
51. Antalya’da Dinler Bahçesi açıldı. (Aralık 2004)
52. Şanlıurfa’ya da “Dinler Parkı” açmaya kalktılar. Urfalıların Dinler Parkı’na tepki göstermesi üzerine proje “Halepli Bahçe” adıyla değiştirildi.
53. Müslümanları belirli mahfillere şikayet eden Tayyar Altıkulaç’ı milletvekili ve TBMM Milli Eğitim Komisyonu başkanı yaptılar. (Altıkulaç’ın şikayetlerinin yer aldığı belge: Kenan Evren ve Konsey üyelerine sunulan Diyanet İşleri Başkanlığı Brifingi 1981, sayfa:77-80.)
54. İslami cemaatlerden kopan ve onlarla mücadeleye girişen bazı kişiler seçimlerde liste başı yapıldı. Hemde seçmen desteği olmamasına rağmen ve kitleleri küstürmek pahasına.
Bunlardan bazıları, aday adayı dahi olmadıkları şehirlere kontenjandan yerleştirildi.
Bu adayları istemeyenler; telefon, faks, mektup yoluyla tepkilerini AKP genel merkezine iletti; ama nâfile…
55. Camilerden elektrik ve su parası alınmaya başlandı. ( Oysa kiliseler bu parayı ödemiyor. )
İlginç olan, önceki hükümetlerin çekindiği bu uygulamaya AKP’nin 2005 yılında başlaması.
Derneği olan camiler, şu anda faturalarını ödemeye çalışıyor. Peki kiliseler ibadethane değil mi, niçin ödemez?
56. Yüzlerce talebe yurduna mülkiyetine bakılmasızın el koymak için yasa teklif edildi. Vakıf, dernek, hatta şahsa ait binaları işgal anlamına gelen korkunç maddeyi, tepkiler üzerine tasarıdan çıkarmak zorunda kaldılar.
( Tasarı yasalaşsaydı bu YURTLARI boşaltmayan kişi ve dernekler, mülki idare tarafından 3 ay içinde tahliye edilecekti.) (www.basbakanlik.gov.tr/docs/kkgm/kanuntasarilari/101-1262.doc) “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” Madde 35
· Bu yasa teklifini cumhurbaşkanlığı ile ilgili MAĞDURİYET EDEBİYATI’na sebep olan süreçte verdiler.
(Birileri (!) AKP ile uğraşırken, “Bildiri mağduru(!) AKP”nin vazifesi dindar kesimle uğraşmak mı olmalıydı?)
57. AKP, gömleğini çıkardığı Milli Görüş’ü de terör listesine almıştı. ( Tabii ki yanlışlıkla!)
4 Nisan 2003 Cuma günü hükümet, “Türkiye-Almanya Arasında Terörizm, Örgütlü Suçlar ve Büyük Önemi Haiz Suçlarla Mücadelede İşbirliği Anlaşması”nı onaylanmak üzere Meclis’e sevk etti.
11 maddelik bu anlaşmada “Milli Görüş Teşkilatı” terörist örgütler arasında sayılıyordu.
Almanya Federal Cumhuriyeti (AFC) İçişleri Bakanı Dr. Otto Schily’nin 3-4 Mart 2003 tarihindeki Ankara ziyaretinde bu anlaşma karşılıklı imzalanmıştı. (Bir bakanımız, anlaşmayı okumadan imzaladığını söyledi.)Eh, gözden kaçmış…
58. Genelkurmay başkanı Özkök “İslam devleti de, İslam ülkesi de değiliz” dedi.
Başbakan yorumladı: “Kendi düşüncelerini söylemiş.” (Ama başbakanımız kendi görüşünü açıklayamadı.)
(Harp Akademileri Komutanlığı Yıllık Değerlendirme Konuşması, 20 Nisan 2005, Hilmi Özkök)
59. Erdoğan, yeni AKP genel merkezindeki motiflerin Yahudi sembollerine benzediğini kabul etti:
“Ankara Selçuklu medeniyetinin yansımaları olduğu bir ilimiz. Ayrıca Osmanlı’dan da mimari uslüba bağlı kaldık, bunun yanında cumhuriyet çizgilerini katarak bu hale getirdik. Selçuklu yıldızları, Yahudi yıldızlarını da çok andırıyor.”
(http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=248953)
60. AKP’li Belediye Başkanı Kadir Topbaş: “Ayasofya turizme açılmış, tekrar camiye çevirelim demek gereksiz bir polemik.” dedi. (29 Şubat 2004 – Pazar Postası)
61. Erdoğan, Rotaryen toplantısına katılan ilk başbakan oldu.
· Ali Babacan da masonik bir kuruluş olan Bilderberg toplantısına katıldı.
Vakit Gazetesi, 17.05.2003 (Yorum yok; çünkü orada neler konuştuğunu bilmiyoruz…)
62. ‘AKP, sulandırılmış İslam projesiyle geldi’ iddiasını haklı gösteren bir olay:
Başbakanın başdanışmanı Cüneyt Zapsu’nun eşi, kadın-erkek aynı safta namaz kıldı.
Beyza Zapsu “Cuma’yı ben kıldırayım. Türkiye’de bir ilk olsun.” dedi.
63. Türkiye’de ilk defa Siyonizm konferansı yapıldı. Theodor Herzl, Milli Kütüphane’de anıldı. (7.12.04 – Vakit)
64. AKP’li belediye başkanı Kadir Topbaş, Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Masonlar Locası’nın toplantısına katıldı. (14.12.2004 – Vakit)
65. Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Masonlar Locası’nın üstadı Asım Akin 22Temmuz’da AKP’yi destekleme emrini masonlara tebliğ etti. Bu, uluslararası bir talepti. İşte masonların gerekçeleri:
“Şayet AKP’nin önü kesilirse, sıcak para ülkeyi terk eder ve ekonomik kriz gündeme gelir.” (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6721)
66. AKP’li Bülent Arınç, Rotaryanlara “Siz veren elsiniz, öpülecek elsiniz” dedi. Rotary rozeti takan Arınç, plaketini 2430. bölge Guvernörü’nün elinden aldı. (18.052003 – Vakit)
67. Türkiye Ermenileri Patriği II. Mesrob, 22 Temmuz seçimlerinde AKP’yi destekleyeceklerini açıkladı. (http://www.yenisafak.com.tr/politika/?q=1&c=2&i=48782&Ermeni/Cemaati/se%C3%A7imlerde/Ak/Partiyi/destekleyecek)
68. AKP’li Beyoğlu Belediyesi tarafından hazırlanan “Kültürleri Buluşturan Kent 22” adlı kitapta, alkollü içki teşvik ediliyor. (18.02.2004 – Vakit)
69. Umuma açık içkili yerlerin okullara uzaklığı 200 metreden 100 metreye indirildi. Turizmi teşvik kapsamında olan yerlerde ise mesafe şartı aranmayacak. (4.4.2004 – Türkiye)
70. AKP’den bir ilk: Gay ve Lezbiyen Filmleri Festivali’ne onay verildi. (27.09.2004 –Vakit)
“Outistanbul 1. Uluslararası İstanbul Gay ve Lezbiyen Filmleri Festivali”
71. Aile Sağlığı adı altında bazı okullarda “eşcinsellik” dersi verildi. Tepki gelince uygulama durduruldu. (16.03.2007 – Zaman)
72. Türkiye’nin ilk eşcinsel oteli açıldı. (31.05.2007 – Posta)
73. AB mevzuatına uygun Türk Gıda Kodeksi yayınlandı. “Çiğ Kırmızı Et ve Hazırlanmış Kırmızı Et Karışımları Tebliği” Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. (http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/4716801_p.asp)
· Domuz ve yaban domuzu kasaplık hayvanlar arasına alındı.
74. AKP’nin meclisten geçirdiği TCK’nın 230. maddesi: “Aralarında evlenme olmaksızın dini nikah yapanlar, 6 aya kadar hapisle cezalandırılırlar.” (2004)
· Peki ya nikahsız yaşayanlar? Cezası yok, çünkü: “Zina suç olmaktan çıkarıldı.” (2004)
· Iğdır valisi açıkladı: “Fuhşun suç sayılmaması ve yaygınlığı yüzünden namuslu kadınlarımız neredeyse sokağa çıkamaz hale geldi.” (23.11.2005 – Vakit)
75. Başbakan “Çocuğum işsiz” diyen vatandaşı “Senin çocuğun da işsiz kalsın! Otur, otur! Bana kişisel sorunlarını getirme…” diye azarladı. (AKP Keçiören İlçe Kongresi) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=182616
· “Lan…Sus…Hadi ananı al git buradan!” diyen başbakanın arkadaşları da benzer üslupla konuştular:
Tarım Bakanı, çiftçilere hitaben: “Gözünüzü toprak doyursun.”dedi.
Maliye Bakanı: “Babalar gibi satarım.”dedi.
AKP Urfa Milletvekili, sel mağduru vatandaşı şöyle azarladı: “Fazla konuşma!”
76. Zaman zaman “Savcılar ne güne duruyor?” diye yakınan AKP yönetimi, Şemdinli davası savcısını harcadı. (Adalet Bakanı tarafından HSYK’ya sevk edilen savcı Sarıkaya, meslekten ihraç edildi.)
77. Erdoğan’ın talimatıyla 2006 yılında yargıç ve savcılara %50’ye varan oranlarda zam yapıldı. (Asgari ücretliler “AKP çekindiği kurumlara mı zam yapıyor?” diye sormaya başladı.)
· Daha yakınlarda AKP’ye gereken teşekkürü(!) yapan Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu’yu arayan Bülent Arınç zam müjdesini şöyle vermişti: “Tasarı hazırlandı. Komisyonlardan hızlı şekilde geçirilip, en kısa sürede Genel Kurul’dan geçirilecek.” (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4495113.asp?m=1&gid=69)
78. Başbakan Erdoğan, İHL ve meslek liseleri hakkında “Biz hükümet olarak bu bedeli ödemeye hazır değiliz” dedi.
Birlik Vakfı’nca İstanbul Grand Cevahir Oteli’nde düzenlenen ‘Meseleler ve Çareler’ konulu sempozyum. (http://arsiv.sabah.com.tr/2004/07/04/siy105.html)
79. Din Kültürü kitaplarına Hz.Musa’nın, Hz. İsa’nın ve Sevgili Peygamberimizin resimleri kondu. (2004)
80. Din Kültürü kitaplarında mezhep sayısı 4’ten 5’e çıkarıldı.
(Bakınız: Orta Öğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Ders Kitabı 11. Sınıf, MEB Yayınları, İstanbul-2006, sayfa 65, İslam Düşüncesinde Ameli-Fıkhi Yorumlar)
81. Din Kültürü kitaplarına göre, mezheplere gerek yok.
(2005’ten beri okutulan 8. sınıf Din Kültürü Kitapları, Dinde Anlayış Farklılıkları/Mezhepler bölümü.)
Bazı kitaplarda bu görüş yumuşakça (!) ifade edilse de ilköğretim öğrencisinin kafasını karıştırmaya yetiyor.
82. Okullara gönderilen genelge ile Kuran-ı Kerim’de geçen bazı kelimelerin kullanılması yasaklandı: cemaat, cihad, fetva, halife, hicret, imam, imamet, kafir, medrese, mücahid, mümin, münafık, şehadet, şehit, şeriat, şirk, tağut, tebliğ, tekke, tevhid… Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı’nı sözkonusu genelgeyi göndermekle görevlendirdi. (http://arsiv.sabah.com.tr/2005/01/13/gnd106.html)
83. Sekizinci sınıf Din Kültürü kitabının namaz tarifinde, bayanlar için “başı yarı açık” resim kullanıldı.
Aynı kitabın 91. sayfasında cemaatler için : “Bunlar tarikatlar gibi insanların din ve vicdan özgürlüğünü, ulusal birlik ve beraberliğini ortadan kaldıran gruplardır” ifadesi kullanıldı.
84. Bazı köylerde ilköğretim 1. sınıf öğrencilerine dağıtılan okuma-yazma öğreniyorum kitaplarında 13 ve 15. sayfalarında haç işareti bulunan, 3 çocuğun kilisede aldığı eğitimi ve kilise dualarını gösteren fotoğraflar kullanıldı. (MEB-TTKB’nin 12.07.2004 tarih / 115 sayılı onayını taşıyan AB destekli bu kitaplar, ücretsiz dağıtıldı.)
85. 2005’te onaylanan 5. sınıf Din Kültürü kitaplarında “Kelime-i Tevhid, Lailâhe illallah’tır” deniyor. (“Muhammedur-rasûlullah” ifadesine yer verilmiyor.)
(AB projelerini ve ders kitaplarındaki değişimi düşündüğümüzde “Muhammedur-rasûlullah” bölümünün yazılmaması, her şeyi anlatıyor. “Muhammedur-rasûlullah” ifadesi; Hz. Muhammed’in Allah’ın rasulü olduğunu söyleyen Müslümanları, Hz.İsa’yı rab ve oğul kabul eden Hıristiyanlardan ayırır. Bunu kaldırmak hangi düşünceden ileri gelir?)
86. Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in başörtüsü sorununa bakışı:
“Başörtüsünü sorun sayanların sayısı yüzde bir buçuktur. Halk hangi konuların öncelikle çözülmesini istiyorsa biz hükümet olarak bu sorunlara odaklandık. Bizim gündemimizde halkın sadece yüzde 1,5′inin gündeminde olan bir konu öncelikli olarak yoktur. Olması siyaseten de yanlıştır.” 24.05.2006 – Milliyet (http://www.milliyet.com.tr/2006/05/24/resim/birincisayfa.jpg)
87. Erdoğan, başörtülüleri 3-5 ağaca benzetti: “Yani burada bizim bireysel özgürlük anlayışlarımız eğer genel özgürlük anlayışının önüne çıkarsa herhalde yanlış yaparız diye düşünüyorum. Geneli kucaklamak durumundayız. Ormanı düşünelim, oradaki birkaç ağacı değil. Birkaç ağaç üzerinden hareket edersek yanlış yaparız. Nitekim Türkiye’de yapılan kamuoyu araştırmalarının bu konudaki neticeleri çok açık net ortadadır.”
(http://www.akpgercegi.com/category/basortusu/)
88. Urfa’dan Ankara’ya yürüyen başörtü mağdurları Meclis’e girerken ‘terörist’ muâmelesi gördü. Üç kişilik heyet, polis tarafından ayrı bir odaya alınarak üzerlerindeki paradan çoraplarına kadar arandı. (6.1.05–Vakit)
89. MEB’e bağlı Yurt-Kur’un başörtülü ve sakallı fotoğraf veren öğrencilere burs vermeyeceği açıklandı. (09.10.2006 – Vakit)
90. AKP’li Kuşadası Belediyesi, hediyelik eşya dükkânı açmak isteyen bayana, başörtülü fotoğrafla başvurduğu için ruhsat vermedi. (http://www.stargundem.com/news/11299.html)
91. Meclis kitabında dedesinin sarıklı fotoğrafını gören AKP milletvekili: “Benim dedem sarık takmazdı; aydın bir insandı” dedi. (01.05.2004 – Vatan) (Sarığı karanlık sembolü görenler, başörtüsü için ne düşünür?)
92. Bülent Arınç: “Başörtü meselesi bizim namus meselemizdir. Bu sorunu çözmek bizim namus borcumuzdur.” demişti. (Kahramanmaraş mitingi – 2002)
· Arınç:“Başörtüsü sorunu çözülecektir; ama demokrasi çerçevesinde ve zamanı geldiğinde.”(28.12.04– Vakit)
93. Başbakana örtü mağdurlarından mektup: Sözünüzü tutun. (23 Nisan 2004 – Vakit) (Bu mektuba hâlâ cevap verilmedi.)
94. Öğrenci affı getirildi. Yani zamanında başını açmadığı için okullarını bitiremeyenlere bir fırsat (!) tanındı. Peki nasıl mezun olacaklardı. Erdoğan, sorunu çözdü: “Peruk taksınlar girsinler.” (www.haber7.com/haber.php?haber_id=237241)
95. Abdullah Gül, YÖK’ün kurucu başkanı olan ve üniversitelerde başörtüsü yasağını başlatan İhsan Doğramacı’ya 2007 Meclis Onur Ödülü verilmesini teklif etti. (17.02.2007 – Zaman)
Bülent Arınç da Doğramacı’ya telefon ederek ödülün kendisine verileceğini müjdeledi.
· Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi Gül’ün teklif ettiği ödül, daha sonra Gül tarafından takdim edildi. (http://www.sabah.com.tr/2007/05/31/haber,06DCCD2256774F55BD39882429EF5F05.html)
96. Şubat 2003’te “Benim bu davayı geri çekmem bütün kadınlara hakaret olur” diyen Hayrunnisa Gül, bir yıl sonra AİHM’deki başörtüsü şikayetini geri çekti. (3 Mart 2004 – Vakit)
97. Abdullah Gül, Ahmet Vakur Gökdenizler’i Denizcilik-Havacılık genel müdür yardımcılığından büyükelçilik statüsüne yükselterek Montreal’e daimi temsilci olarak atadı. (30.10.2006 – Vakit) Adı pek çok skandala karışan bu kişiyi hatırlayalım: A.Vakur Gökdenizler, 1999’da Merve Kavakçı’nın ABD vatandaşı olduğunu Dallas Göçmen bürosundan öğrenerek yıldırım kriptoyla Ankara’ya bildiren kişidir.
98. Başbakan Erdoğan: “Başörtüsü konusunda hiçbir yerde, kimseye söz vermedim. Vaat etmediklerimizi, vaat edilmiş gibi gösteren, provake edenler var.” dedi. (www.gazetevatan.com/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=05.04.2005&Newsid=50529&Categoryid=3)
99. Başörtüsü sorunuyla ilgili vaadi olmadığını açıklayan Başbakan, Fener Rum Patriği’ne söz verdi: “Bütün sorunlarınızı çözeceğiz.” (11.12.2004 – Vakit)
100. Yüz maddeye sığmayan A’dan Z’ye diğer gerçekler:
A. Yabancılara toprak satışına izin veren yasa çıkarıldı. (Dikkat: Ev, daire, bina değil; arazi satılıyor.)
B. Erdoğan, çocuk katiline “Sayın” dedi.
C. Dışişleri Bakanlığı, Ebu Garip cezaevinde işkence gören Türkler ve diğerleri için harekete geçmedi.
Ç. Şimon Peres “AKP, Türk lokumu” dedi. (http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2004/09/02/515570.asp) Demek onlara göre öyle.
D. Devlet bakanı Kürşat TÜZMEN bir defile sonrası F. LOPES isimli kadınla kadeh tokuşturup şarap içti (10.02.2077 – Posta) Not: Bakan içki başında, başı örtülü öğrenciye öğretim yasak.
E. ATO raporuna göre son 4 yılda, yıllık ortalama 546.000 dosya, zaman aşımından düştü. (AKP’nin A’sının resmidir…)
F. Yasaklar devam ediyor:a- Başörtüsü yasağı, b-12 yaşından küçüklere Kuran öğretme yasağı…
G. AB hatırına Mardin-Midyat Bardakçı köyünün camisini kiliseye çevirmeye kalktılar.
Ğ. Kuzey Irak yönetimi AKP’yi zor durumda bırakmamak için 22 Temmuz seçimine kadar sessiz durma kararı aldı.
(İlnur Çevik ve bölgede görev yapan gazeteciler bildirdi.)
H. AKP 22 Temmuz seçim beyannamesine Başörtüsü, YÖK ve terörle mücadeleyi almadı.
I. 273 üyeli İsrail Dostluk Grubunun 173’ü AKP milletvekiliydi.
İ. Bazı AKP milletvekilleri, yolsuzluklara tahammül edemediklerini söyleyerek partilerinden ayrıldı.
J. Kıbrıs için “Çözümsüzlük çözüm değildir” diyen başbakan, “toplumsal mutabakat” diye bir şey uydurup başörtüsünü
çözümsüz hale getirdi.
(Başbakanın bizim icadımız dediği “Toplumsal mutabakat”, cumhurbaşkanlığı seçiminde kullanılamadı.)
K. Misyonerliğe yasal izin verildi. (AKP’nin gerekçesi Misyonerlik faaliyetlerini denetim altında tutmakmış…)
L. Bazı müftülüklerde ilk defa orkestra eşliğinde “Kutlu Doğum” Konserleri(!) düzenlendi.
(Vatandaş sordu: Peygamberimiz bu toplantılara katılır mıydı?)
M. Ezan sesinin kısılması için genelge yayınlandı.
N. Uygun görülen yerlerde Cuma namazının son 6 rekatı kıldırılmıyor. Yer yer bu konuda kavgalar oldu.
O. Kuran öğrenimi yasağını TCK’ya koyarak; dedelerin, ninelerin torunlarına Kuran okutmasını yasak saydılar.
Ö. Bir yandan özelleştirme yapılırken bir yandan da belediye şirketleriyle yeni KİT’ler oluşturuldu!
P. Ülkemizdeki yabancı şirket sayısı 3’e katlandı.
R. Borçlu vatandaşlarımızın sayısı 4,4 kat arttı.
S. Köylüler, çiftçiler, fındık üreticileri… protesto mitingi yapacak derecede mağdur edildi.
Ş. Ülkemizin toplam borcu (iç-dış), dolar bazında 2 katına çıktı.
T. Bankacılık sektörünün % 51’i yabancıların eline geçti.
U. Resmi açılışlar ve devlet törenleri, AKP seçim mitinglerine dönüştürüldü.
Ü. “Kuraklık destek” haberini, seçim meydanından Dışişleri Bakanı açıkladı.
V. Erdoğan, parti mitinglerine başbakanlık uçağı ile gittiği için tepki çekti.
Y. 5 senedir garibanların başörtüsü için toplumsal mutabakatı bekleyen iktidar mensupları, sıra kendi eşlerine ( Cumhurbaşkanlığı seçimine) gelince bunun demokratik hak olduğunu hatırladılar.
Z. Babası dışişleri bakanı olmayan kızlar, mezuniyet törenlerine başörtüsü ile katılamadı…
Yazı kategorisi: ABD Uşakları, Abdullah Gül, Aldatma ve Karalama Partisi, Ali İhsan (Mücahit) Aslan, Atilla Koç, Avrupa Birliği Devleti, Bülent Arınç, Cüneyt Zapsu, Egemen Bağış, Faik Işık, Genel, Kemal Unakıtan, Kıbrıs, PKK ve Kürdistan Meselesi, Recep Tayyip Erdoğan, Sadık Albayrak, Zafer Üskül, Zeki Ergezen, İhsan Arslan, İçimizdeki AB Yalakacıları | 31 Yorum »
İşte o Kitap!
Yazan: vatanhainleri Ağustos 15, 2007
MEB, kendi bastırdığı ve Komisyon üyesi Melek Ay, Risalet Bülbül, Rabiye Ersayar tarafından yazılmış olan “İlköğretim Matematik 1″ ders kitabında bile Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’ü çocuklarımızın beynine böyle kazımaya çalışıyor!
Geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet yazarlarından Işık Kansu tarafından gündeme taşınan 1. Sınıf Matematik kitabında Atatürk’ün ölüm günü, sanki bir kutlama tarihi gibi verilerek okumayı yazmayı yeni öğrenen çocukların beyinleri resimler aracılığıyla yıkanılıyor.
Işık Kansu’nun dediği gibi, “Bu ne derin bir kin ve sinsi bir hınçtır ki; Atatürk’ü ve onun simgelediği tüm değerleri küçücük çocuklara bile düşman belletir!”
Bu kitabı hazırlayan komisyon, Matematik kitabına bilinçli olarak seçtikleri resimlerle okuma yazmayı bilmediğinden ötürü resimler yolu ile kavramları öğrenen çocuklarımızı bile kullanmaktan çekinmemektedir…
BİR VİRGÜLÜN ÖNEMİ:
Yeni okuma-yazma öğretilen çocuklarımıza, Türkçe Dilbilgisi kurallarına uyma kaygısı taşımayan kitapta konu kahramanı Kıvanç’ın Kutlu’ya yazdığı mektup masanın üzerine konulmuş. Mektup, yazım kurallarına göre “Arkadaşım Kutlu , 10 Kasım’da geliyorum, Kıvanç” olması gerekirken, “Arkadaşım Kutlu 10 Kasım’da geliyorum, Kıvanç” olarak yazılmış. Tek bir virgülle anlamı değişen cümlede “Kutlu 10 Kasım” denilmiş oluyor. MEB’nın ve kitap komisyon üyelerinin özensizliği denip geçilemeyecek kadar önemli maddi hatalarla kitaba yerleştirilmiş resimlerle verilen mesaj desteklenmiş oluyor.
İşte kitapta sözü edilen 82. sayfa ve halaylar eşliğinde, “kıvanç ve kutlu” kelimeleri ile birlikte anlatılan 10 Kasım tarihi!

Kaynak: Heddam.com
Yazı kategorisi: Aldatma ve Karalama Partisi, Genel | 10 Yorum »
Dönersem kahpeyim millet yolunda ölmekten…
Yazan: vatanhainleri Ağustos 15, 2007

Görüp yüzyılın sapmış hükmünü gerçek selametten
Çekildik güçlü bir arzu ile bab-ı hükümetten
Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten
Kişilikli olan mazluma vazgeçmez yardım etmekten
Düşkün olduysa millet şanına noksan gelir sanma
Yere düşmekle öz değer kaybetmez kıymetten.
Vücut hamurunun mayası ki yaradılışı vatandandır
Ne gam vatan yolunda çekilen üzüntü eziyetten.
Zalimin yardakçısı dünyada bir şerefsizdir
Köpektir zevk alan insafsız avcıya hizmetten.
Hemen sonsuz mutluluğa terk eder anlık zevki
Hayatın kıymetini yüce bilenler güzel şöhretten.
Nedendir halkta hayat eksenine bunca rağbetler
Ne yarar var bilmem insana saklanan emanetten.
Dünyadaki her fertten kendini aşağılık görenler
Utanmaz kendi mayasından da haz alır terslenmekten.
Felekten intikam almak demektir toplumsal bilinç
Ahlâk utanmaktır toplum birikiminden menfaat elde etmekten.
Durup, başarının hükmü güçbirliğidir milletin kalbinde
Çıkar asırların affettiği anlaşmazlığı toplumsal bilinçten.
Yönetir âlemi bir makinenin azimli kuvvetiyle
Dünya titrer azimle yapılan bilinçli dirençten.
Keza her affını her hoşgörüsünü bir vakit için saklar
Bezgin olma sakın milletteki zaafı sükûnetten.
Kabahat zincirlenmiş aciz ayaklarında değildir aslanın
Dünyada kader utansın nasipsiz gayret sahibinden.
İnci bile yüksek güçlü bir ışığa mecburdur
Utansın tabiat yerde kalmış kabiliyetten.
Biz o soylu Osmanlı’nın öyle yüce nesliyiz ki
Mayalanmıştır hülyaya mayamız vatan için akan kandan.
Biz öyle yüce emeklerin yarattığı ciddi bilinçleriz ki
Dünyaya hükmeden bir devlet çıkardık bir aşiretten.
Biz öyle ulu yaratılıştayız ki vatana hizmette
Bize uygundur toprak mezar bayağı bir hikâyeden.
Ne gam ateş korkusu dolu olsa da hürriyet kavgası
Kaçar mı mert olan bir can için mücadele etmekten.
Kemendi can yakan ejderha kahrı olsa cellâdın
Daha iyidir yine bin kere esaret zincirinden.
Felek her türlü cefasını toplasın gelsin
Dönersem kahpeyim millet yolunda ölmekten.
Ne büyülü imişsin ah ey hürriyetin yüzü
Aşkının esiri olduk ama kurtulduk esirlikten.
Senindir şimdi kalbi cezbeden güzelliği örtün
Güzel yüzün ebediyen uzak olmasın toplumun gözünden.
Ne candan dost imişsin ey gelecek ümidi
Dünyayı özgürleştiren sensin bin kahırlı dertten.
Kader devri senindir hükmünü tatbik et
Doğruluk düzgün talihini korusun her türlü afetten.
Köpeklerin zulmüne kaldı gezdiğin nazlı kırlar
Uyan ey yaralı kızgın aslan bu uykulu gafletten.
Namık KEMAL – Vatan Kasidesi
Biz AKP’yi Müslüman Bilirdik…
Yazan: vatanhainleri Ağustos 15, 2007
Değerli okuyucular,
Siteye yönelik suçlamaların başında gelen “siz din düşmanısınız”, “siz müslüman değilsiniz” “bu kişileri müslüman oldukları için çekemiyorsunuz, sevmiyorsunuz” gibi yorumları üzerine, aslında her şeyi din üzerinden götüren kişileri anlayabiliyorum, ancak saf müslümanlığı neticesinde bu düzenbaz kişilerin oyunlarıyla hala AKP’nin müslüman olduğunu savlayan kişileri anlayamıyorum doğrusu…
AKP her konuda(!) olduğu gibi bir ilke daha imza attı!!!
Eet çıkın da bunu biz yaptık diyin sayın AKP’liler ve yandaşları:
“AB mevzuatına uydurulmuş Türk Gıda Kodeksi yayınlandı. Gıda Kodeksi’yle ilgili dün yayınlanan tebliğlere göre, AB’ye uyum çerçevesinde, at da kasaplık hayvanlar listesine girdi.”
Evet böyle bir haber çıktı Hürriyet gazetesinde, 9 Temmuz 2006′da. Haber de domuz etinin de kesiminin serbest olduğu yazıyor.
Domuz eti ve at eti yasak değil mi müslümanlıkta? Eeee peki siz nasıl müslümansınız kardeşim?
Devamını siz bu linkten okursunuz;
Gıda Kodeksi AB’ye uydu at, kasaplık hayvan oldu
Resmi Gazete’de yayınlanan, haber de bahsi geçen gazeteyi de buradan okuyabilirsiniz:
Hala utanmadan müslümanlık yapanlara iyi ce bir ders olsun bunlar, çünkü artk “din düşmanısınız” yorumları anlamsız ve akla uygun değil!!!
Yazı kategorisi: ABD Uşakları, Aldatma ve Karalama Partisi, Avrupa Birliği Devleti, Genel, İçimizdeki AB Yalakacıları | 11 Yorum »
Hürriyet Çölaşan’ı susturdu
Yazan: vatanhainleri Ağustos 15, 2007
Yazılarına konu ettiği kişi ve kuruluşları sert bir dille eleştiren Hürriyet Gazetesi’nin sivri kalemi Emin Çölaşan’ın işine son verildi. Kararı, Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök tebliğ etti. Adı Hürriyet’le özdeşleşen Çölaşan, odasını da boşalttırdı
Hürriyet, gazeteci-yazar Emin Çölaşan’ı susturdu. Hürriyet Gazetesi’yle özdeşleşen ve muhalif yazılarıyla tanınan Emin Çölaşan’ın işine dün son verildi.
Çölaşan’ın, İstanbul’da yayınlanan haftalık İslamcı bir dergi için kullandığı ifadeler işinin son verilmesine gerekçe olarak gösterildi. Çölaşan, dün köşesinde yer verdiği “Vay vay vay” başlıklı yazısında söz konusu dergiye yönelik şu ifadeleri kullandı:
“Elimde İstanbul’da haftalık yayınlanan bir İslamcı dergi var. Seçim sonrasındaki iki ayrı kapağını burada görüyorsunuz. İlkinde Anıtkabir’e kilit vurulmuş ve altı ok, Atatürk’ün mezarından ceset halinde çıkarılıyor. Bir sonraki kapakta ise altı ok şöyle tanımlanıyor: (Aslında cumhuriyet rejimine küfrediliyor!)
“Dinsizlik, Halk Düşmanlığı, Fahişelik-İbnelik, Ayyaşlık-Hırsızlık, Batıcılık-Hayvanlık, Vatan Hainliği…”
ÜSLUBU YÜZÜNDEN GİTTİ
Yazısında müstehcen kelimeleri hiç sansür etmeden kullandığı gerekçesiyle yönetimin Çölaşan’ın işten çıkarılmasına karar verdiği ve bunu da İzmir’de tatilde bulunan Çölaşan’a, Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök tarafından iletildiği ifade ediliyor.
Medya kulislerinde Emin Çölaşan’ın işten çıkarılacağı bir yılı aşkın süredir konuşuluyordu. Geçen yıl bir yazısı nedeniyle yönetimle ipleri kopma noktasına gelen Emin Çölaşan, yıllık izne ayrılmıştı. Çölaşan, daha sonra Ertuğrul Özkök’ün kendisini araması üzerine geri dönmüştü.
Emin Çölaşan sert üslubu ve muhalif yazılarıyla Türk basının en sert seslerinden biri olarak yıllardır Hürriyet Gazetesi’nde köşe yazıyordu. Özellikle Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’e karşı kullandığı sert üslubundan geri adım atmayan ve onlarca kez davalık olan, çok sinirlendiği Mehmet Barlas’a “Liboş” lakabını takan Çölaşan’ın, “minik kuş” gibi ilginç terimleri de basında yer etmişti. Çok sayıda insanı eleştiren Emin Çölaşan, Gazeteci Nazlı Ilıcak’a “Viskici Nazlı”, TRT eski Genel Müdürü Tayfun Akgüner’e de “Bizanslı Tayfun” diye hitap etmesiyle ünlüydü.
1985’ten beri Hürriyet’te
Çölaşan 1942 yılında doğdu. TED Ankara Koleji mezunu olan Çölaşan, ODTÜ’yü bitirdikten sonra DPT, Maliye Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı ve PETKİM’de çalıştı. Gazeteciliğe 1977 yılında Milliyet Gazetesi’nde başlayan Çölaşan 1985 yılında Hürriyet Gazetesi’ne geçti. Çölaşan’ın “Turgut Nereden Koşuyor?” Yalçın Nereye Koşuyor”, “Şu benim gazetecilik ‘yaşadıklarım’” gibi çok sayıda kitabı bulunuyor.
Yıllardır Ankara’da yaşayan Emin Çölaşan, çok sayıda ölüm tehdidi aldığı için işe korumalarıyla gidip geliyor ve yazılarını Cinnah’ta bulunan gazete bürosundaki odasında yazıyordu. Çölaşan’ın eşi Tansel Çölaşan, Danıştay Başsavcılığı görevini sürdürüyor.
Bekir Coşkun da istifa edecek mi?
Gazetecİ-yazar Emin Çölaşan’ın işine son verilmesi üzerine akşam saatlerinde de yazar Bekir Coşkun’un istifa ettiği söylentileri kulislere yayıldı. Gazete yöneticilerinin, arayarak ikna etmeye çalıştığı belirtilen Coşkun’un ise bu yönde net bir karara varmadığı ifade edildi. Coşkun’un, “Emin’le konuşacağım ve buna göre karar vereceğim” dediği öğrenildi.
Kaynak: İlk Kurşun Gazetesi
Yazı kategorisi: ABD Uşakları, Aldatma ve Karalama Partisi, Genel | 7 Yorum »
MEVZU BAHİS VATANSA GERİSİ TEFERUATTIR!!!
Yazan: vatanhainleri Temmuz 28, 2007
General Pershing’in kurmay başkanı olan General Harburg Sivas!ta Mustafa Kemal ile görüşürken der ki:
-Türk Tarihi’ni okudum. Milletiniz büyük kumandanlar yetiştirmiş, büyük ordular hazırlamıştır. Bunları yapan millet elbet bir medeniyet sahibi olmalıdır. Taktir ederim. Ama bu günkü duruma bakalım. Başta Almanya,müttefiklerinizle dört yıl harp ettiniz, yenildiniz. Dördünüz bir arada yapamadığınız şeyi,bu durumda tek başınıza yapmayı nasıl düşünüyorsunuz?
Mustafa Kemal genarale:
-”Teşekkür ederim” der. “Tarihimizi okumuş bizi öğrenmişsiniz. Fakat şunu bilmenizi isterim ki biz emperyalistlerin pencesine düşenbir kuş gibi yavaş yavaş aşağılık bir ölüme mahküm olmaktansa babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyoruz.”
General ve arkadaşları sessizce ayağa kalkarlar:
-Biz de olsak böyle yapardık. derler… (F.Rıfkı Atay, Çankaya)
O halde biz de emperyalistlerin pencesine düşen bir kuş gibi yavaş yavaş aşağılık bir ölüme mahküm olmaktansa, babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyor muyuz?
Ak Parti denen illetten kurtulmak için yelkenleri indirdik mi yoksa kanımızın son damlasına kadar savaşacak mıyız?
“Bazı arkadaşların yoksulluk içinde bu büyük dâvanın başarılamayacağını zannederek, memleketlerine dönmek arzusunda olduklarını duydum. Arkadaşlar! Ben sizleri bu millî dâvaya silâh zoruyla davet etmedim, görüyorsunuz ki sizi burada tutmak için de silâhım yoktur. Dilediğiniz gibi memleketlerinize dönebilirsiniz. Fakat şunu biliniz ki, bütün arkadaşlarım beni yalnız bırakıp gitseler, ben bu Meclis-i Âli’de tek başıma kalsam da, mücadeleye ahdettim. Düşman adım adım her tarafı işgal ederek Ankara’ya kadar gelecek olursa, ben bir elime silâhımı, bir elime de Türk bayrağını alıp Elma Dağı’na çıkacağım. Burada tek başıma son kurşunuma kadar düşmanla çarpışacağım. Sonra da bu mukaddes bayrağı göğsüme sarıp şehit olacağım. Bu bayrak kanımı sindire sindire emerken, ben de milletim uğruna hayata veda edeceğim. Huzurunuzda buna and içiyorum.” (Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, 1920-Birinci Büyük Millet Meclisi’nin gizli celsesinde)
MEVZU BAHİS VATANSA GERİSİ TEFERUATTIR!!!
Yazı kategorisi: ABD Uşakları, Abdullah Gül, Aldatma ve Karalama Partisi, Ali İhsan (Mücahit) Aslan, Atilla Koç, Avrupa Birliği Devleti, Bülent Arınç, Cüneyt Zapsu, Egemen Bağış, Faik Işık, Genel, Kemal Unakıtan, Recep Tayyip Erdoğan, Sadık Albayrak, Zafer Üskül, Zeki Ergezen, Ömer Çelik, İhsan Arslan, İçimizdeki AB Yalakacıları | 8 Yorum »
AKP HÜKÜMETİ’NİN “EN ” İYİ BAŞARDIKLARI!…
Yazan: vatanhainleri Temmuz 27, 2007
1-En yüksek iç borç: 251 katrilyon (180 milyar Dolar) AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda Hazine’nin iç borç stoku 150 katrilyon liraydı. 2006 Aralık sonu itibariyle Hazine iç borç stoku 251 katrilyon liraya ulaşmıştır. AKP son 4 yılda Hazine’nin iç borç stokunu 101 katrilyon lira artırmıştır. Dolar cinsinden iç borç stokuna bakıldığında; 2002 yılı sonunda 92 milyar Dolar olan iç borç 2006 yılı sonunda 180 milyar Dolara yükselmiştir. AKP iç borcu dolar cinsinden 88 milyar Dolar artırmıştır.
2-En yüksek dış borç:302 milyar Dolar AKP iktidara geldiğinde Türkiye’nin toplam dış borcu 171 milyar Dolardı. 2006 yılı sonu itibariyle toplam dış borç 302 milyar Dolardır. AKP’nin 4 yıllık iktidarı döneminde ülkenin toplam dış borcu % 77 oranında 131 milyar Dolar artmıştır. 2006 yılı sonu itibariyle devletin dış borcu 84 milyar Dolar, özel sektörün dış borcu 114 milyar Dolar, sıcak para 80 milyar Dolar, yabancıların mevduatı 24 milyar Dolar olmak üzere toplam 302 milyar Doları aşmıştır.
3-En yüksek toplam borç: 481 milyar Dolar AKP iktidara geldiği 2002 yılı sonunda ülkenin toplam dış borcu ile Hazine’nin toplam iç borcu toplamı olan toplam borç 263 milyar Dolardı. 2006 yılı sonunda ise Hazinenin toplam iç borcu ile ülkenin toplam dış borcunun toplamı olan toplam borç 481 milyar Dolar olmuştur.
4-En yüksek özel sektör dış borcu: 114 milyar Dolar 2002 yılı sonunda özel sektörün dış borcu 44 milyar Dolardı. 2006′da özel sektörün dış borcu 114 milyar Dolar olmuştur.
5-En yüksek reel sektör dış borcu:73 milyar Dolar 2002 yılı sonunda reel sektörün (Bankalar dışındaki üretim sektörünün) dış borcu 33 milyar Dolardı. 2006 yılı sonuna doğru reel sektörün dış borcu 73 milyar Dolar olmuştur.
6-En yüksek kişi başına borç: 6.600 Dolar AKP iktidara geldiğinde kişi başına düşen toplam borç tutarı 3.845 Dolardı. 2006 yılında ise kişi başına borç 6.600 Dolar olmuştur.
7-En yüksek hane halkı borç tutarı: 55,9 katrilyon 2002 yılı sonunda hane halkının toplam 3,4 katrilyon TL bankalara borcu bulunmaktaydı. 2006 yılında hane halkının bankalara olan borcu toplam 55,9 katrilyon TL’ye çıkmıştır. Yani millet geleceğini yemeğe başlamıştır.
8-En yüksek hane halkı borcu/hane halkı kullanılabilir gelir oranı: %24,6 Hane halkının bankalara olan borcunun kullanılabilir gelirlerine oranı 2002 yılı sonunda % 4,3′idi. 2006 yılında % 24,6�ya yükselmiştir. Bu oran hane halkının kullanılabilir gelirlerinin 4′de 1′ine yakın kısmını kadar bankalara borçlandığını göstermektedir. Hane halkı bankalara borçlanırken bankalarda yurt dışına borçlanmaktadır. Dolayısıyla milletin bankalara olan borcu aslında milletin dışarıya olan borcuna dönüşmüştür. Çünkü bankalar dışarıdan borç olarak aldığı parayı millete kredi kartı ve tüketici kredisi olarak borç vermektedirler.
9-En yüksek iç borçlanma tutarı: 425 milyar Dolar AKP’nin 4 yıllık iktidarı döneminde toplam 425 milyar Dolarlık iç borçlanma yapılmıştır. Her yıl ortalama 106 milyar Dolarlık iç borçlanma gerçekleştirilmiş olup bu tutar bu güne kadar görülen en yüksek meblağdır. AKP borç ana para ödemelerinin tamamını yeni borçlanma ile ödediği için 4 yılda toplam 425 milyar Dolar borçlanma yapmış ve 1 inci En’de görüldüğü gibi iç borç toplamını 88 milyar Dolar artırmıştır.
10-En yüksek faiz ödemeleri toplamı: 148 milyar Dolar AKP iktidarı 2003-2006 yılları arasındaki 4 yıllık dönemde 126 milyar Dolar iç borç, 22 milyar Dolar dış borç faiz ödemesi olmak üzere 4 yılda 148 milyar Dolar faiz ödemesi yapmıştır. Ayda 3,1 milyar Dolar faiz ödeyen AKP, günde ortalama 103 milyon Dolar faiz ödemiştir.
11-En yüksek Dolar bazında Hazine borçlanma faizi: % 27,6 AKP döneminde Hazine Dolar cinsinde 2003 yılında % 46,3, 2004 yılında % 30,8, 2005 yılında % 23,1 ve 2006 yılında % 10,2 olmak üzere son 4 yılda ortalama % 27,6 oranında borçlanmıştır. Halbuki Ecevit döneminde bile yani 1999-2002 yılları arasında Dolar cinsi Hazine borçlanma maliyeti % 13,9 idi. AKP Dolar cinsinde en yüksek faizle borçlanan Cumhuriyet Hükümetidir. Bu da yabancı yatırımcılara en fazla kaynak aktardığı anlamına gelmektedir.
12-En yüksek ithalat: 137 milyar Dolar 2002 yılı sonunda ithalat 52,5 milyar Dolardı. 2006 yılı sonunda ithalat 137 milyar Dolar olmuştur. Söz konusu tutar Cumhuriyet tarihinin en yüksek rakamıdır. AKP en yüksek ihracat yaptım derken en yüksek ithalatı gizlemektedir.
13-En yüksek ithalata bağımlı ihracat: % 68 1997 yılında 100 birim ihracat için 56 birim ithalat yapmak gerekmekteydi. Bu oran yani ihracatın ithalata bağımlılık oranı sürekli yükselmiş ve 2002 yılında % 62′ye çıkmıştır. AKP’nin 4 yıllık iktidarı döneminde düşük döviz kuru nedeniyle ihracatın ithalata bağımlılığı daha da artarak % 68′e yükselmiştir. Bunun manası 100 birimlik ihracat için 67 birimlik ithalat yapılması zorunlu olmuştur. Bu da ihracat artışının ithalat artışını zorunlu kıldığını ve artan ihracatın ülkeye döviz kazandırmak bir yana döviz kaybettirdiğini açıkça ortaya koymaktadır.
14-En yüksek dış ticaret açığı: 52 milyar Dolar AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda dış ticaret açığı yani ithalat ihracat farkı 15,6 milyar Dolardı. 2006 yılı sonu itibariyle dış ticaret açığı 52 milyar Dolardır. AKP’nin 4 yıllık iktidarı döneminde Türkiye ekonomisi toplam 152 milyar Dolar dış ticaret açığı vermiştir. 1950-2002 yılları arasındaki 52 yılda oluşan toplam dış açığı ise 194 milyar Dolardır.
15-En yüksek cari açık: 35 milyar Dolar 2002 yılı sonunda cari açık yani ülkeye mal ve hizmet karşılığı giren ve çıkan döviz farkı 1,5 milyardı. 2006 yılı sonunda cari açık 35 milyar Doları aşmıştır. AKP iktidara geldiğinde GSMH’nin binde 9′u oranında olan cari açık 2006 yılı sonunda GSMH’nin % 9′una ulaşmıştır. 2003-2006 yılları arasında toplam 77 milyar Dolar cari açık oluşmuştur. Halbuki 1950-2002 yılları arasındaki 52 yılda toplam 45 milyar Dolar cari açık meydana gelmiştir.
16-En fazla sıcak para: 80 milyar Dolar AKP iktidara geldiğinde Türkiye’deki sıcak para miktarı 24 milyar Dolardı. 2006 yılına gelindiğinde ülkedeki sıcak para miktarı 80 milyar Dolara yaklaşmıştır. Sıcak para miktarındaki 56 milyar Dolar tutarındaki artış; ülkeye 56 milyar Dolarlık sermaye girişi olduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim 2003-2006 yılları arasında ülkeye giriş yapan toplam sıcak para 32 milyar Dolardır. 32 milyar Dolar olarak ülkeye giriş yapan sıcak para doların değer kaybetmesi ve borsa endeksinin yükselmesi sayesinde 80 milyar Dolarlık bir varlık haline gelmiştir. Yabancı yatırımcılar borsaya 13 milyar Dolar sıcak para girişi yapmış daha sonra düşen döviz kuru ve yükselen borsa endeksi nedeniyle 32,5 milyar Dolarlık bir varlığa sahip olmuşlardır.
17-En yüksek rezerv: 88 milyar Dolar AKP iktidara geldiğinde rezerv olarak tutulan döviz miktarı 38 milyar Dolardı. Bunun 28 milyar Doları Merkez Bankası rezervleri, 10 milyar Doları da çeşitli bankaların muhabir bankalarda yani yurtdışında ve kasalarında tuttukları rezervdi. 2002 yılı sonunda atıl olarak bekletilen rezervler GSMH’nin % 21′i oranındaydı. 2006 yılına gelindiğinde ise Merkez Bankası rezervleri 61 milyar Dolara, çeşitli bankaların muhabir bankalarda yani yurtdışında ve kasalarında tuttukları rezervler ise 27 milyar Dolara yükseldiği için toplam rezervler 88 milyar Dolar olmuştur. Yurt dışından yüksek reel faiz ile borçlanılarak elde edilen ve çok düşük faizle çeşitli ülkelerin Hazine bonolarına bağlanan yani ülke kaynaklarında atıl bekletilen rezervlerin GSMH’ye oranı 23′e yükselmiştir.
18-En yüksek dışarıya kaynak transferi:35 milyar Dolar 2003-2006 yılları arasında cari açığı finanse etmek için yurda giren sıcak para ve dış borçlanma için 35 milyar Dolar faiz ödenmiştir.
19-En yüksek kredi kartı borçları: 20 katrilyon 2002 yılı sonunda kredi kartı borçları 4 katrilyon TL idi. 2006 yılında ise kredi kartı borçları 20 katrilyon liraya ulaşmıştır.
20-En yüksek tüketici kredileri: 44 katrilyon AKP iktidara geldiğinde tüketici kredileri 2 katrilyon lira civarında olup toplam kredi hacminin sadece % 6,3′ünü oluşturmaktaydı. 2006 yılında tüketici kredileri 44 katrilyon liraya yükselip toplam kredi hacminin % 26,8′ini oluşturmaktadır.
21-En yüksek bankacılıkta yabancı payı: % 37 AKP döneminde yabancı bankalar Türk bankalarının % 37’sini ele geçirmişlerdir. Yabancı bankalar Türkiye’de şube açmak yerine daha çok var olan bankaları satın almışlardır. Özelleştirme ve TMSF satışları ile mali sektör yabancıların kontrolüne geçmiştir. Bankaların yabancıların eline geçmesi demek Türkiye ekonomisinin yabancıların kontrolüne girmesi demektir.
22-En yüksek İMKB’de yabancı payı: % 70 AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda yabancıların İMKB’de işlem gören hisse senedi ve Devlet borçlanma senetlerine bağlanmış portföy yatırımları 6.362 milyon Dolardı. Yani İMKB’de yabancı payı, 3.450 milyon Doları Hisse senedi, 3.579 milyon Doları da Devlet Borçlanma senedi olmak üzere toplam 6.362 milyon Dolardı. 2006 yılı sonu itibariyle yabancıların borsadaki yatırımları; 34.892 milyon Doları hisse senedi, 26.019 milyon Doları Devlet iç borçlanma senedi olmak üzere toplam 60.915 milyon Dolara ulaşmıştır. Yabancı yatırımcıların borsadaki payı % 70′e yükselmiştir. Yabancılar borsada hisse senedi satın alarak başta bankacılık olmak üzere bir çok şirketin kontrolünü ele geçirmişlerdir.
23-En yüksek tarımsal üretimden kopuş: 1.280.000 kişi AKP döneminde tarım sektöründe istihdam edilen nüfus 1.280.000 kişi azalarak 6.809.000 kişiye düşmüştür. Aynı dönemde sanayi sektörü ise sadece 757.000 kişiye iş sağladığı için 523.000 bin kişi işsiz kalmıştır.
24-En yüksek tarımsal ürün ithalatı: 24,4 milyar Dolar 2003-2006 yılları arasında 24,4 milyar Dolarlık tarımsal ürün ithal edilmiştir. 2002 yılında ithalatın % 7’sini oluşturan tarımsal ürün ithalatı 2006 yılında toplam ithalatın % 10′unu aşmıştır.
25-En yüksek işsiz sayısı: 4.321.000 kişi 2002 yılı sonunda işsiz sayısı 3.484 bin kişi idi. 2006 yılı sonunda resmi işsiz sayısı 2.344 bin, iş bulma umudunu kaybettiği işin iş aramaktan vazgeçenlerin sayısı 1.977 bin kişiye yükselmiştir. Böylece resmi rakamlardaki işsiz sayısı 4.321 bin kişiye ulaşmıştır.
26-En yüksek TL cinsinden rantiye geliri: % 26 AKP döneminde parasını Bonoya yatıranlar yıllık % 26, borsaya yatıranlar % 25,4 oranında reel gelir elde etmişlerdir. Dolar Kurunun sürekli düşmesi nedeniyle yurtdışından dolar cinsinden ülkeye gelip TL’ye çevrilerek borsa ve bonoya yatırım yapan yerli ve yabancı rantiyeciler; hem borsa ve bonodan hem de doların değer kaybetmesinden kazanmışlardır.
27-En yüksek Dolar cinsinden rantiye geliri: % 85,5 100 Doları 2002 yılı sonunda 1.650.000 TL’den TL’ye çevirip 165 milyon TL’ye sahip olan rantiyeci bunu Hazineye borç vererek değerlendirdiğinde 2006 yılı sonu itibariyle; 409 milyon TL’ye sahip olacaktır. Bunu 2006 yılı sonu itibariyle 1.430.000 TL’den Dolara çevirdiğinde 286 Dolar edecektir. Yani 4 yılda 100 Dolarını 286 Dolara çıkartmış olacaktır. Bu da dolar bazında yıllık % 46,5 oranında gelir elde etmek anlamına gelmektedir. 100 Doları 2002 yılı sonunda 1.650.000 TL’den TL’ye çevirip 165 milyon TL’ye sahip olan rantiyeci bu parasını borsaya yatırdığında 2006 yılı sonu itibariyle; 643 milyon TL’ye sahip olacaktır. Bunu 2006 yılı sonu itibariyle 1.430.000 TL’den Dolara çevirdiğinde 442 Dolar edecektir. Yani 4 yılda 100 Dolarını 442 Dolara çıkartmış olacaktır. Bu da yıllık % 85,5 oranında gelir elde etmek anlamına gelmektedir.
28-En yüksek yabancıya kaynak aktarımı: 187 milyar Dolar 2003-2006 yılları arasında uygulanan yüksek reel faiz-düşük döviz kuru nedeniyle Türkiye ekonomisi 187 milyar dolar kaynak transfer etmiştir. Son 4 yılda ihracatı aşan ithalat nedeniyle dış aleme 152 milyar Dolar, dış borç faiz ödemesi ve kar transferi olarak 35 milyar Dolar dış aleme kaynak transfer edilmiştir.
29-En yüksek faiz/enflasyon oranı(Enflasyona göre en yüksek faiz): Faiz hesaplamalarında asıl önemli olan enflasyon faiz farkıdır. AKP döneminde enflasyon hızla aşağı doğru çekildiği halde faizler aynı hızla düşmediği için enflasyon faiz farkı en düşük düzeye inmiştir. AKP iktidarında enflasyon/faiz farkı % 43′e inmiştir. Refah-Yol iktidarında bu oran % 89′idi. Yani AKP döneminde enflasyon ancak faiz oranlarının % 43′ü oranında olduğu için reel faiz yüksek kalmıştır. Halbuki Refah-Yol iktidarında enflasyon faizin % 89′u oranında olduğu için reel faiz doğal olarak düşmüş hatta bazı aylarda negatif olmuştur.
30-En yüksek bankacılık gelirleri: 138 milyar Dolar 2003-2006 yılları arasında bankacılık sektörü 197 katrilyon (yani 138 milyar Dolar) faiz, komisyon ve aracılık geliri elde etmiştir. Aynı dönemde GSMH ise 198 milyar Dolar artmıştır. Yani artan GSMH’nin yaklaşık olarak % 70′i bankacılık sektörünün faiz, komisyon ve aracılık gelirlerinden oluşmaktadır. Bu da artan Milli Gelirin % 70′inin bir avuç rantiyeciye gitmesine karşılık, artan Milli Gelirin sadece % 30′u 73 milyon halka ait olduğu için; MG artarken halk fakirleşmiştir.
31-En yüksek vergi yükü: % 33,3 AKP iktidara geldiğinde sosyal güvenlik kesintileri dahil toplam vergi yükü GSMH’nin % 31,3′ü idi AKP döneminde vergi yükü GSMH’nin % 33,3′e yükselerek Cumhuriyet tarihinin en yüksek oranına ulaşmıştır.
32-En yüksek dolaylı vergi oranı: % 72 Zengin ve fakirden eşit tutarda alındığı için adaletsiz olan dolaylı vergiler AKP döneminde temel vergi kaynağı haline gelmiştir. AKP iktidarından önce vergi gelirlerinin % 66,3�ünü dolaylı vergiler oluştururdu. AKP iktidarında toplam vergi gelirlerinin % 72’si dolaylı vergilerden oluşmaktadır.
33-En yüksek kapanan şirket sayısı: 8.996 2002 yılında 3.495 adet şirket kapanmıştır. 2006 yılında kapanan şirket sayısı 8.996′ya yükselmiştir. Kapanan şirket sayısındaki artış % 157′dir. 34-En yüksek protestolu senet sayısı: 1.177.910 Protestolu senet sayısı 2006 yılında 1.177.910′a çıkmıştır. Ekonomik istikrarın en önemli göstergesi olan protestolu senet sayısı 2002 yılı sonunda 499.000 idi. Protestolu senet sayısındaki artış oranı % 136′dır.
35-En yüksek karşılıksız çek sayısı: Karşılıksız çek sayısı 2006 yılında 1.144.740′a yükselmiştir. AKP iktidara geldiğinde karşılıksız çek sayısı 743.000 idi. Karşılıksız çek sayısındaki artış oranı % 54′dür.
36-En uzun IMF denetim ve yönetimindeki dönem: 10 yıl Türkiye’nin 1946 da başlayan 60 yıllık sürede IMF gözetim ve denetimi altındaki en uzun dönemi 1998-2008 yılları arasındaki 10 yıllık dönemdir. 1980-88 yılları arasındaki en uzun IMF gözetim ve denetimindeki süre, AKP iktidarında 10 yıla çıkartılmıştır. ANAP iktidarından sonra tüm iktidar süresini IMF gözetim ve denetiminde geçiren tek parti iktidarı AKP iktidarı olmuştur. AKP Hükümeti kendinden önceki Ecevit Hükümetinin IMF ile yaptığı Stand-by anlaşmasını aynen uygulamış ve bu anlaşmanın süresi bitiğinde Mayıs 2005′de IMF ile yeni bir Stand-by anlaşması yaparak 2008 yılına kadar ekonominin yönetim ve denetimini IMF’ye devretmiştir.
37-En yüksek kısa vadeli dış borçlanma: 44 milyar Dolar AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda ülkenin toplam kısa vadeli dış borç stoku 16 milyar Dolar olup, toplam dış borç stokunun % 14,5′i oranındaydı. 2003-2006 yılları arasında dış borçlanmada ağırlığın kısa vadeli borçlanmaya verilmesi sonucu 2006 yılında kısa vadeli dış borç stoku 44 milyar Dolara yükselip toplam dış borç stokunun % 22,7’sine ulaşmıştır.
38-En yüksek özel sektör pozisyon açığı: 45 milyar Dolar 2006 yılında özel sektörün dış borç stoku 65 milyar Dolara pozisyon açığı da 45 milyar Dolara ulaşmıştır. Yani özel sektörün elindeki dövizler ile döviz cinsi borçları arasındaki fark 45 milyar Dolara yaklaşmıştır. 2002 yılında özel sektör 37 milyar Dolar dış borç ve 26 milyar Dolar dış pozisyon açığına sahip idi.
39-En yüksek yabancı mevduat: 24 milyar Dolar Uygulanan yüksek reel faiz ve düşük döviz kuru nedeniyle, Türkiye uslular arası sermaye için en cazip ülkelerden biri haline gelmiştir. 2006 yılında yabancıların Türkiye’deki bankalarda bulunan mevduatı 24 milyar Doları aşmıştır.
40-En fazla açlık sınırı altındaki kişi sayısı: 1.870.000 kişi Resmi rakamlara göre 1.870 bin kişi açlık sınırının altındadır. Yani aylık 143 milyon liralık gelire sahip değildir.
41-En yüksek yoksulluk sınırı altındaki kişi sayısı: 58.724.000 kişi Nüfusun % 82’si aylık 363 milyon liralık gelirin altında olduğu için yoksulluk sınırı altındaki kişi sayısı 58.724 bin kişidir.
42-En düşük yatırım kredileri/toplam kredi oranı: % 5,6 2002 yılı sonunda yatırım kredileri toplam kredi hacminin % 7,7’sini oluşturuyordu. AKP iktidarı döneminde bankacılık sektörünün ağırlıklı olarak tüketimi finanse edici kredi kartı ve tüketici kredilerine yönelmeleri sonucu 2006 yılında % 5,6′ya düşmüştür.
43-En düşük kamu personeline bütçeden ayrılan pay: % 21 AKP dönemine kamu personeline bütçeden ayrılan pay % 21′e düşmüştür. Halbuki Ecevit döneminde bile bu oran % 21,1′idi. Aynı oran Refah-Yol Hükümeti zamanında % 26′idi.
44-En düşük ihracat/ithalat oranı: % 61 2002 yılı sonunda ihracatın ithalatı karşılama oranı % 70 idi. Yani yapılan ithalatın % 70′i ihracat gelirleri ile karşılanmaktaydı. 2006 yılına geldiğinde ihracatın ithalatı karşılama oranı % 61′e düşmüştür.
45-En düşük kamu yatırım/GSMH oranı: % 1,4 Kamu yatırımlarının GSMH içindeki payı % 1,4′e inmiştir. Halbuki bu oran Refah-Yol Hükümetinde % 2,2′idi.
46-En düşük tarımsal desteklemeler/GSMH: % 0,7 Tarımsal desteklemelerin GSMH içindeki payı binde 7 gibi çok düşük bir düzeye inmiştir.
47-En düşük yatırım/bütçe giderleri: % 5 Kamu yatırımlarına bütçeden ayrılan pay % 5′e inmiştir. Bu oran 1999-2002 yılları arasındaki Ecevit Hükümeti döneminde bile % 6 oranındaydı. Aynı oran Refah-Yol Hükümetinde % 8 idi.
48-En düşük tasarruf düzeyi: % 16,6 AKP döneminde vatandaşların satınalma düzeyi ve gelirleri sürekli gerilediği için; tasarrufların GSMH’ye oranı % 16,6′ya düşmüştür. Bu oran en düşük tasarruf oranıdır. Tasarruf oranının düşmesi, yatırımlara yönelecek kaynakların azalttığı gibi yurtdışına bağımlılığı da artırmıştır. 1999-2002 yılları arasında tasarrufların GSMH’ye oranı yani GSMH’nin tasarruf edilen kısmı % 19,2 idi. Refah-Yol döneminde tasarrufların GSMH’ye oranı % 21,3 idi.
49-En düşük reel döviz kuru: % 60,2 AKP’nin iktidara geldiği Kasım 2002 tarihinde Dolar kuru 1.650.000 TL idi. 2003-2006 yılları arasında toplam enflasyon % 53 oranında olduğu için, Dolar kuru enflasyon kadar artsaydı bile 2006 yılı sonunda Dolar kurunun en az 2.524.500 TL olması gerekirdi. Halbuki yüksek reel faiz-düşük döviz kurunun teşvik ettiği sıcak para girişi nedeniyle ülkede yapay bir döviz bolluğu oluşmuş ve Dolar kuru 2006 yılı sonu itibariyle 1.420.000 TL olarak gerçekleşmiştir. Merkez Bankası hesaplamalarına göre TÜFE bazlı reel efektif döviz kuru Kasım 2002′de 123,7 iken 2006 yılı sonu itibariyle 160,2�ye yükselmiştir. Yani döviz kuru % 60,2 oranında değer kaybetmiş ve olması gereken değerin % 60,2 oranında altına düşmüştür. Bu oran 1980 sonrası en düşük reel döviz kuru oranıdır. Reel döviz kurunun bu denli düşük tutulması, ithalatın patlamasına ve dış ticaret açığı ile cari açığın kontrol edilemez düzeylere yükselmesine yol açmıştır.
50-En düşük reel ücretler: % 23 oranında düşüş AKP döneminde yaşanan ekonomik büyümeye rağmen ücretler enflasyon kadar artırılmadığı için reel ücretler sürekli gerilemiştir. 2003 ve 2006 yılları arasında kişi başına üretimin % 35 oranında artmasına karşılık, ücretlilerin reel gelirleri % 23 oranında gerilemiştir. Enflasyondaki düşüş ve ekonomik büyüme, çalışanların gelirlerini artırmak yerine geriletmiştir.
AKP’NİN İLKLERİ:
1-İlk defa bir Başbakan zam isteyen memur sendikalarına ‘IMF’yi ikna edin dedi.
2-İlk defa bir Ekonomi Bakanı, BDDK’nın çıkardığı yönetmelikleri inceletmek için IMF’den denetçi talep etti.
3-İlk defa bir Başbakan ‘tezkere geçmese memura maaş ödeyemeyiz’ dedi.
4-İlk defa ekonomi büyürken istihdam yerinde saydı.
5-İlk defa cari açık verilirken döviz kuru sürekli düştü
6-İlk defa enflasyon sürekli düşerken faizlerdeki düşüş enflasyondaki düşüşün gerisinde kaldı.
7-İlk kez ithalat 100 milyar Doları aştı.
8-İlk kez cari açığın üstünde borçlanma yapıldı.
9-İlk kez Yunan Kilise Bankası Türkiye’de banka aldı.
10-İlk defa Domuz kesimlik hayvanlar sınıfına alındı ve teşvik kredisi verildi.
11-İlk defa finansman ihtiyacı üstü borçlanma yapıldı.
12-İlk defa kamunun kamuya olan borcu piyasadan borçlanılarak ödendi.
13-İlk defa düşük faizli dış borç yüksek faizli iç borç ile ödendi.
14-İlk defa döviz sürekli düşerken döviz cinsi borçlar TL cinsi borca çevrildi.
15-İlk kez sosyal transferler yatırımları geçti.
16-İlk kez İsrailli iş adamına gizli bir şekilde 800 milyon Dolar kaynak aktarıldı.
17-İlk defa bir Başbakan işsizliğin dünya gerçeği olduğunu söyledi.
18-İlk defa yabancı rantiyecilere vergi muafiyeti tanındı.
19-İlk defa bir kanun daha uygulanmadan değiştirildi. 5018 Sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile Türk Ceza Kanunu daha yürürlüğe girmeden değiştirildiler.
20-İlk defa bir kanun bir haftada iki kez değiştirildi 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu bir haftada iki kere değiştirildi.
21-İlk defa tarımsal üretimde dış ticaret açığı ortaya çıktı.
22-İlk defa borç GSMH’yi aştı.
23-İlk defa şirketlerin yatırım istisnası kaldırıldı.
24-İlk defa çiftçi ve emekliden vergi alınması sözü verildi.
25-İlk defa GSMH artarken KDV tahsilatı yerinde saydı.
26- İlk defa bir Başbakan faizin dünya gerçeği olduğunu söyledi.
27-İlk defa Petrol Kanunu ile yabancılara 50 yıllık imtiyaz verildi.
28-İlk defa zina suç olmaktan çıkarıldı.
29-İlk defa kapkaç diye bir sektör ortaya çıktı.
30-İlk defa bir Başbakan çiftçilere ‘Gözünü toprak doyursun’ dedi.
31-İlk defa bir Başbakan Müslüman topraklarını işgal eden Hıristiyan ABD askerlerinin sağ salim ülkelerine dönmeleri için dua ettiği açıkladı.
32-İlk defa bir Başbakan ‘Bir dönem dini kullandık’ dedi.
33-İlk defa dar gelirlilerin alım gücü bu kadar düştü.
34-İlk defa bir Başbakan en fazla yurtdışı seyahat yaptı.
35-İlk defa bir Başbakan yapılan bir ihalede önce uçak istedi sonra mercedece razı oldu.
36-İlk defa enflasyon % 10 artarken pancar fiyatları 99 Kuruştan 88 Kuruşa indi.
37-İlk defa fındık üreticileri en büyük mitingi yaptı.
38-İlk defa bir Başbakan ve Dışişleri Bakanı, İslamiyet’i yok etmeye yemin eden bir Papa’nın heykeli önünde fotoğraf çektirdi.
39-İlk defa iletişim sektörünün tamamı yabancıların kontrolüne geçti.
40-İlk defa bir Başbakan Türkiye’yi pazarladığını açıkça itiraf etti.
41-İlk defa bir Başbakan toprak satılıyorsa ‘alıp götürmüyorlar ya’ dedi.
42-İlk defa IMF ‘Türkiye ekonomisi cehennemde’ dedi.
43-İlk defa bir Başbakan ‘Borç yiğidin kamçısıdır’ demekle borçlanmayı başarı olarak gösterdi.
44-İlk defa bir cami kiliseye çevrildi.
45-İlk defa Kilise ve Havralar imar planlarında yer aldı.
46-İlk defa bir Başbakan Yahudi Think Tank kuruluşundan ‘Üstün Cesaret Ödülü’ aldı.
47-İlk defa Türk askerinin başına ABD güçlerince çuval geçirildi.
48-İlk defa TBMM tarafından tezkerenin red edilmesine rağmen Dışişleri Bakanlığı genelgesi ile savaş araç ve gereçleri Türkiye üzerinden Irak’a aktarıldı.
49-İlk defa bir Başbakan Başdanışmanı Amerikalılara Başbakan için “Bu adamı kullanın, dini inancı size yardımcı olacaktır, onu süpürge deliğinden aşağı atmayın” dedi.
50-İlk defa bir Türkiye Başbakanı, İslam dünyasının sınırlarını değiştirecek BOP’un yani Büyük İsrail Projesi’nin Eşbaşkanı oldu. GELİR DAĞILIMINDAKİ BOZUKLUK MEVDUAT DAĞILIMINDA AÇIKÇA GÖRÜLMEKTEDİR. BDDK (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu) Aralık 2006 Aylık Bülteni yayımlanmıştır. Bültende Türk bankacılık sisteminde toplam 70.632.000 mevduata ait 296,9 katrilyon TL mevduat bulunduğu belirtilmiştir.
Mevduatın dağılımı şöyledir;
-10 milyara kadar olan mevduat toplam 26,2 katrilyon TL olup 69.305.000 mevduata ait,
-10 milyar-50 milyar arası mevduat toplam 52,2 katrilyon TL olup 2.357.000 mevduata ait,
-50 milyar-250 milyar arası mevduat toplam 62,4 katrilyon TL olup 697.000 mevduata ait,
-250 milyar-1 trilyon arası mevduat toplam 38,6 katrilyon TL olup 88.000 mevduata ait,
-1 trilyon ve üstü mevduat toplamı 116,6 katrilyon TL olup 16.000 mevduata ait, BDDK verilerine göre toplam bankalarda 70.632.000 mevduat hesabı bulunmaktadır.
Nüfusun 15 milyonunun 15 yaş ve altı küçükleri olduğu ve en az bunun kadar olan nüfusun diğer kesiminin de bankalarda mevduat hesabı bulunmadığı dikkate alındığında; 70 milyon olan mevduat sayısının en fazla 40 milyon kişiye ait olduğu görülmektedir.
Yukarıdaki verilere göre;
-Mevduatın % 8,8′i oranında 26,2 katrilyon TL tutarındaki kısmı 10 milyar altıdaki mevduatlardan oluşmaktadır. Söz konusu mevduat 69.305.000 mevduata ait olup toplam mevduat sayısının % 98′ine aittir. Yani bankada parası olanların dahi % 98′i ancak mevduatın % 8,8′ine sahiptir.
-Mevduatın % 39′u oranında 116,8 katrilyon TL tutarındaki kısmı 1 trilyon ve üstü mevduatlardan oluşmaktadır. Söz konusu mevduat 16.000 mevduat hesabından oluşmakta olup, toplam mevduat sayısının on binde 2’sine aittir. 16.000 adet mevduatın en fazla 7.000 kişiye ait olduğu dikkate alındığında; bankalardaki mevduatın % 39′una sadece 7.000 kişinin sahip olduğu görülmektedir. Yani 7.000 kişi veya 1.000-1.500 aile Türkiye zenginliğinin % 39′una sahiptir. Nüfusun on binde 2’sinin zenginliğin % 39′una sahip olduğu bir ortamda gelir dağılımı adaletinde bahsetmek hayaldir. Bu da gösteriyor ki; gelir dağılımı AKP döneminde akıl almaz şekilde bozulmaktadır. Genel olarak % 20, % 10 ve % 5′lik dilimler halinde gösterilen en fakir-en zengin arasındaki gelir adaletsizliğin bile aldatıcı olduğu, durumun çok daha vahim olduğu mevduattaki dağılımda açıkça görülmektedir. Nitekim 2006 yılında Türkiye’deki Dolar milyarderi sayısı 8′den 22′ye çıkarken, Fransa’daki dolar milyarderi sayısı artmamış ve 10 civarında kalmıştır. Bu da AKP iktidarında ekonomik büyümenin, istikrarın kimin işine yaradığını açıkça ortaya koymaktadır. İstikrarlı bir şekilde büyüyen en fazla 7.000 kişinin gelir ve servetidir. GELİR DAĞILIMINDAKİ BOZUKLUĞU TÜİK RAKAMLARI DA AÇIKÇA ORTAYA KOYMAKTADIR. TÜİK’in % 20, % 10 ve % 5′lik dilimler halinde gösterdiği gelir dağılımına göre; Nüfusun en zengin % 20′lik kesimi Milli Gelir’in % 45′ine sahipken, Nüfusun en fakir % 20′lik kesimi Milli Gelir’in % 6’sına sahiptir. Nüfusun en zengin % 10′luk dilimi Milli Gelir’in % 29′una sahipken, Nüfusun en fakir % 10′luk kesimi Milli Gelir’in % 2’sine sahiptir. Nüfusun en zengin % 5′lik kesimi Milli Gelir’in % 19′una sahipken, Nüfusun en fakir % 5′lik kesimi Milli Gelir’in % 0,8′ine sahiptir. Resmi rakamlara göre nüfusun % 16,4′ü aylık 156 milyon liralık gelirin altında bir gelir elde etmektedir. Yani kişi başına milli gelirleri yıllık 1.337 bin Dolar dır. En fakir % 10′luk kesimin(7,2 milyon kişinin) Kişi Başına Milli Geliri yıllık 1.140 Dolar, en zengin % 10′luk kesimin Kişi Başına Milli Geliri yıllık 15.525 Dolardır. En fakir % 5′lik kesimin (3,6 milyon kişinin) yıllık geliri 394 Dolardır. DÜNYA EKONOMİSİNİN ADALETSİZ YAPISI Irkçı emperyalist tekelci sermaye dünyadaki gelir ve servet dağılımını tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bir şekilde bozmaktadır. 2005 yılında dünyanın toplam Gayri Safi Yurtiçi Hasılası 44.455 milyar Dolar olarak gerçekleşmiş ve dünya nüfusu 6.555 milyona yükselmiştir. Fakat dünyada üretilen Gayri Safi Hasıla çok adaletsiz bir şekilde gerçekleşmiştir. Batılı ülkeler olarak bilinen gelişmiş ülkelerin toplam nüfusu 969 milyon olmasına karşılık bu ülkelerin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla toplamları 32.434 milyar Dolardır. Dünya nüfusunun % 14′ünü oluşturan gelişmiş ülkelerin dünyadaki Gayri Safi Hasıla’nın % 78′ine sahiptir. Batı dışı ülkeler olarak bilinen gelişmekte olan ülkelerin toplam nüfusu 5.586 milyon kişi olmasına karşılık bu ülkelerin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla toplamları 10.451 milyar Dolardır. Dünya nüfusunun % 86’sını oluşturan gelişmekte olan ülkelerin dünyadaki Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın % 22’sine sahiptir. Ülkeler bazında bu analiz derinleştirildiğinde adaletsizlik daha da vahim bir durum almaktadır. ABD dünya nüfusunun % 4,5′ine sahip olduğu halde dünyadaki Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın % 28′ine, AB ülkeleri (15 ülke) dünya nüfusunun % 5,9′una sahip oldukları halde dünyadaki Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın % 29′una, Japonya dünya nüfusunun % 1,9′una sahip olduğu halde dünyadaki Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın % 10′una, Sahip bulunmaktadır. Gelişmiş Batılı ülkelerin gelişmekte olan Batı dışı ülkelere karşı adaletsiz gelir dağılımı, Gelişmiş Batılı ülkelerin içinde de kendini göstermektedir. Yani dünyada nasıl ki gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasında gelir dağılımı adaletsizliği varsa gelişmiş ülkelerin içinde de aynı adaletsizlik vardır. Dünyanın zenginliklerine bir avuç ırkçı emperyalist rantiyeci el koymakta ve dünyanın geri kalan tüm kesimlerini de açlığa, sefalete ve yoksulluğa mahkum edilmektedir. Dünyadaki bütün insanların katkıları ile üretilen Gayri Safi Hasıla bir avuç mutlu azınlığa gitmektedir. Her gün giderek artan bu adaletsizlik dünya barışını tehdit etmekte ve dünyayı yaşanamaz duruma koymaktadır. Örneğin dünya nüfusunun % 14′ünü oluşturan gelişmiş ülkelerin Kişi Başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’sı 35.000 Dolar iken, dünya nüfusunun % 86’sını oluşturan gelişmekte olan ülkelerin Kişi Başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’sı 1.871 Dolardır. Yani 970 milyon kişinin geliri ortalama 35.000 Dolar iken 5,6 milyar kişinin geliri 1.871 Dolardır. Dünya nüfusunun % 4,5′ine sahip olan ABD’de Kişi Başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla 41.783 Dolar iken, dünya nüfusunun % 20’sini oluşturan Çin’de Kişi Başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla 1.691 Dolardır. IMF’ye BORÇLAR 10 MİLYAR DOLAR AZALDI MI ? Sayın Başbakan yaptığı açıklamada IMF’ye olan borçlarını 24 milyar Dolardan 14 milyar Dolar’a düşürdüklerini ve geçmiş dönemin borçlarını ödediklerini ifade etmiştir. AKP döneminde IMF’ye olan borçlar gerçekten azalmıştır yani AKP Hükümeti, IMF’den aldığı borçtan daha fazla IMF’ye ödeme yaptığı için IMF’ye olan borç azalmıştır. Fakat bu durum ekonomide iyileşme olduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim IMF’ye olan borçlar üreterek kazanılan dövizlerle ödenmiş değildir. IMF’ye olan borçların nasıl ödendiği aşağıda merhaleler halinde açıklanmıştır.
1-Türkiye’de döviz kuru baskı altına tutulduğu ve reel faizler dünyanın en yüksek seviyesinde olduğu için ırkçı emperyalist tekelci sıcak para Türkiye’ye döviz olarak gelmiştir.
2-Ülkeye giren sıcak para Merkez Bankası aracılığıyla dövizden TL’ye geçmiştir. Yani Merkez Bankası sıcak paracılardan döviz alarak onlara TL vermiştir.
3-Hazine dövizden TL’ye dönen sıcak paracılardan yüksek reel faiz ve kısa vade ile borçlanmıştır.
4-Hazine sıcak paracılardan borçlanarak temin ettiği TL ile TCMB’den döviz satın almıştır.
5-Hazine TCMB’den satın aldığı döviz ile IMF’ye olan borçlarını ödemiştir. Bu durumda IMF’ye olan borçlar borçlanarak ödenmiştir. Fakat IMF’ye olan dış borçlar uzun vadeli ve nispeten düşük faizli olmasına karşılık, sıcak paracılara olan iç borçların hem vadesi daha kısa hem de faizi daha düşüktür. Örneğin IMF’ye olan borçların döviz cinsinden faizi % 6 civarındadır. Buna karşılık IMF’ye olan borçlarını ödeyebilmek için AKP Hükümeti sadece son 4 yılda dolar cinsinden yıllık % 26,7 faizle borçlanmıştır. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda IMF’ye olan borçlar 13,9 milyar Dolar olduğu halde, AKP döneminde de IMF’den borç alındığı için 2004 yılı sonunda yani 2 yılda IMF’ye olan borç 18,4 milyar Dolar çıkmıştır. 2005-2006 yılları arasında ise yukarıda izah edildiği üzere IMF’den alınan borçtan daha fazla borç ödendiği için 2006 yılı sonunda IMF’ye olan borç 12 milyar Dolara inmiştir. Yani AKP iktidarı 4 yılda IMF’ye olan borcu sadece 1,9 milyar Dolar azaltmıştır. IMF’ye olan borçların ödenmesi, Türkiye’nin IMF’nin gözetim ve denetiminden kurtulmasına yardımcı olduğu ölçüde önem taşımaktadır. IMF’ye olan borçlar ödendiği halde IMF ile yapılan Stand-by anlaşması devam ediyorsa yani IMF’nin ekonomi üzerindeki yönetim ve denetimi devam ediyorsa, IMF’ye borçların ödenmesi bir anlam ifade etmez. Daha önceki iktidarlar IMF ile Stand-by anlaşması yaparak yani ekonominin yönetim ve denetimini IMF’ye devretmenin karşılığında IMF’den uzun vadeli ve düşük faizli borç para alıyorlardı. AKP iktidarı ise hem ülke ekonomisinin yönetim ve denetimini IMF’ye devretmiş hem de karşılığında düşük faizli-uzun vadeli borç alacağına IMF’ye olan dış borcu içerdeki sıcak paracılardan daha kısa vade ve daha yüksek reel faizle borçlanarak ödemiştir. Bu durumda IMF’ye olan borçlar ödendiyse neden halen IMF 4 ayda bir gözden geçirme adı altında denetim yapıyor ve neden IMF’nin istediği yasalar hukuk ve milletin talepleri hiçe sayılarak Meclis’ten geçiriliyor sorularını sormak gerekmektedir. Aynı şekilde geçmiş dönemin borçlarını ödediğini iddia eden Başbakan, kendi dönemlerinde toplam 425 milyar Dolar iç borçlanma yapıldığını, yapılan borçlanma ile borçların ödendiği buna rağmen 2002 yılı sonunda 92 milyar Dolar olan iç borcun 2006 yılı sonunda 180 milyar Dolara çıktığını halktan saklamaktadır. Evet AKP döneminde IMF’den alınan borçtan daha ziyade IMF’ye borç ödendiği için IMF’ye olan borç azalmıştır. Ama bu ödeme içerden ve dışardan borçlanarak yapıldığı için 2002 yılı sonunda 263 milyar Dolar olan toplam borç 2006 yılı sonunda 481 milyar Dolara çıkmıştır. BÜTÇEDEKİ DÜZELME GERÇEKÇİ DEĞİL 2006 yılı bütçe gerçekleşmeleri açıklandığında sayın Başbakan, ‘1976′dan beri ilk defa en düşük bütçe açığının gerçekleştiğini’ söyleyerek bütçe dengelerinin düzeldiğini ifade etmiştir. 2006 yılı bütçe tahmini ile yıl sonu gerçekleşme değerleri aşağıda gösterilmiştir. Trilyon TL Gerçekleşme Bütçe ödeneği Harcamalar 175.304 174.322 1-Faiz hariç harcamalar 129.359 128.062 Personel giderleri 37.734 36.021 Sos. Güv. Kur. Devlet Primi 5.067 4.975 Mal ve hizmet alımı 18.646 17.721 Cari transferler 49.603 49.108 Sermaye giderleri 11934 12.452 Sermaye transferleri 2.637 1.834 Borç verme 3.738 4.256 Yedek ödenekler 0 1.695 2-Faiz harcamaları 45.945 46.260 Gelirler 171.309 160.326
1-Genel bütçe gelirleri 166.620 156.214 Vergi gelirleri 137.474 132.199 Vergi dışı gelirler 26.435 21.372 Sermaye gelirleri 1.841 2.269 Özel gelirler ile bağışlar 870 374.
2-Özel bütçeli idarelerin özel gelirleri 3.292 2.963 3-Düz. Denet. Kur gelirleri 1.398 1149 Bütçe dengesi.
3.995 -13.996 AKP İktidarı 2006 yılında 13,9 katrilyon bütçe açığı hedeflediği halde yıl sonunda bütçe açığı 3,9 olarak gerçekleşmiştir.
Bütçe açığının hedeflenen değerden düşük gerçekleşmesi; 1- Bütçedeki faiz dışı harcamaların kısıtlanarak bir sonraki yıla aktarılması, 2- Çeşitli arızi/geçici gelir kaynaklarından gelir elde edilmesi ile sağlanmıştır. Kısacası bütçe faiz giderlerinde tasarruf sağlanarak düzelmiş değildir. 2006 yılı bütçesinde açığın düşük gerçekleşmesi gerçekçi bir durum değildir. Çünkü; -2006 yılı bütçesinde yatırımlar için 12 katrilyon ödenek ayrıldığı halde dönem sonunda 8 katrilyon nakdi gerçekleşme sağlanmıştır. Yani müteahhitlere iş yaptırılmış ama 4 katrilyon olan alacakları ödenmeyerek bütçe emanetlerine alınmış ve 2006 yılının gideri 2007 yılına aktarılmıştır. Fakat 2006 bütçe giderlerinde bu para ödenmiş gibi gösterilmiştir.
-Sağlık harcamaları içinde gösterilen 2 katrilyon TL tutarındaki eczacıların ilaç bedelinden alacakları ödenmeyerek bütçe emanetlerine alınmış yani 2007 yılına aktarılmıştır.
-Kamu ve özel hastaneler olan 2 katrilyon TL tutarındaki borçlar ödenmeyerek bunlardan alınan mal ve hizmet bedeli bütçeye yansıtılmamıştır.
-Başta TDEAŞ, SSK ve BOTAŞ olmak üzere bir çok KİT’ten alınan mal ve hizmet karşılığı ödenmesi gereken 2 katrilyon TL tutarındaki borç ödenmediği için bütçe rakamları dışında bırakılmıştır. Bütçede ödenmeyip gelecek yıla aktarılan bu harcamalarda dikkate alındığında bütçe açığının 4 katrilyon olmayıp 14 katrilyon olduğu açıkça görülmektedir 2006 yılında 160 katrilyon gelir hedeflendiği halde 171 katrilyon gelir elde edilmiştir. Bu durum arızidir. Çünkü gelir kalemleri içinde gösterilen mal ve hizmet ithalatından alınan vergi ile özelleştirme gelirleri 2006 yılına mahsus olup geçici gelir kalemleridir.
Nitekim; -İthalatın olağanüstü artmasına bağlı olarak ithalattan alınan vergiler 4 katrilyon TL artmıştır. Fakat ithalatın bu kadar artması halkımızın tasarruflarının yabancı ülkelere gitmesi demektir.
-Milletin yıllarca bin bir fedakarlıkla meydana getirdikleri stratejik kuruluşların özelleştirme adı altında yabancılara peşkeş çekilmesi sonucu 11 katrilyon gelir elde edilmiştir.
Yukarıdaki gelirlerin toplamı 15 katrilyon TL’dir. Bu 15 katrilyon 2006′ya mahsus bir gelirdir. AKP iktidarı son 4 yıldır sürekli bütçe açığı üstünde borçlanma yapmaktadır. Dönem başında bütçe açıkları fazla gösterilmekte ve böylece borçlanmaya gerekçe oluşturulmaktadır. Nitekim 2006 yılında bütçe 4 katrilyon TL açık verdiği halde Hazine 8 Katrilyon net borçlanma yapmıştır. Yani mevcut iç ve dış borcun tamamı yeni borçlanma ile ödendiği gibi, ödemesi yapılan borçtan 8 katrilyon daha fazla borç alınmıştır. Bütçe açığının 4 katrilyon olduğu bir dönemde net 8 katrilyon borçlanma demek; mevcut iç ve dış borcun yeni borçlanma ile ödendiğini, bütçe açığının borçla kapandığını ve bütçe açığı üstünde lüzumsuz yani ihtiyaç yokken 4 katrilyon borçlanma yapıldığını göstermektedir. AKP bütçe açığı azaldığı halde neden son sürat borçlanmaya devam etmektedir?
AKP iktidarda kalabilmek için iç ve dış rantiyecilere faiz ödemekte yani tabiri caizse resmi rüşvet vermektedir. İşte bunun için yani iç ve dış rantiyeciye faiz ödemek için ihtiyaçtan fazla borçlanma yapmaktadır. 2006 yılı bütçesinin 4 katrilyon TL açık ile kapanmasına karşılık 2007 bütçesinde açık 17 katrilyon TL olarak öngörülmüştür. Yani 2007 yılının 2006 yılından daha kötü geçeceğini AKP bile itiraf etmektedir.
Yazı kategorisi: ABD Uşakları, Abdullah Gül, Aldatma ve Karalama Partisi, Ali İhsan (Mücahit) Aslan, Atilla Koç, Avrupa Birliği Devleti, Bülent Arınç, Cüneyt Zapsu, Egemen Bağış, Faik Işık, Genel, Kemal Unakıtan, Recep Tayyip Erdoğan, Sadık Albayrak, Yabancılara Toprak Satışı, Yolsuzluk, Zafer Üskül, Zeki Ergezen, Ömer Çelik, İhsan Arslan, İçimizdeki AB Yalakacıları | 5 Yorum »
Atatürk ilke ve inkılaplarına gerek yok
Yazan: vatanhainleri Temmuz 27, 2007
AKP’nin hukukçusu Prof. Zafer Üskül, “Bu ifadelerin sivil anayasada yer almaması onların önemini azaltmaz” dedi..
27.07.2007 05:08
AKP’nin hukukçusu Prof. Dr. Zafer Ülkül, kafasındaki “sivil ve renksiz anayasa”yı tanımlarken, anayasanın başlangıç kısmında ve maddelerinde Kemalizm ideolojisinin yansımaları olan “Atatürk milliyetçiliği” ve “Atatürk ilke ve inkılapları” gibi kavramların yer almasının gereksiz olduğunu savundu. Üskül’ün, SABAH’ın sorularına verdiği yanıtlar şöyle:
* Sivil ve renksiz bir anayasayı savunuyorsunuz, ne demek bu? Demokrasi dışı yöntemlerle yapılan anayasalar çok eleştiri konusu oluyor ve benimsenmiyor. Renksiz bir anayasa lazım. Herhangi bir ideolojiyi öngörmeyen, dayatmayan bir anayasa lazım.
* 1982 Anayasası Kemalizm ideolojisini mi yansıtıyor? Anayasanın başlangıç bölümünde ve birçok maddesinde bu var. Yeminde de var mesela. Atatürk milliyetçiliği var, Atatürk ilke ve inkılapları var. Bütün bu kavramlar, Anayasa Mahkemesi’nin yasaları denetlemesi sırasında temel alınıyor. Dolayısıyla ideolojiler, siyasi partilerin işidir. Her siyasi parti kendine özgü bir ideolojiyi savunabilir, savunmalıdır. Farklılıklar öyle ortaya çıkacaktır. Kemalist bir parti de kurulabilir, kurulmalıdır da. Bunu destekleyecek insanlar çıkar. Ama anayasalar bütün bu ideolojilere eşit mesafede durmalıdır. Renksiz olmalıdır. Biz bunu renksiz bir anayasa olarak tanımlıyoruz. Avrupa anayasa anlayışı da böyledir.
* Atatürk milliyetçiliği ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yer alıyor. Bu ifadelerin çıkarılması mı gerekecek? Yer almaması doğru olur diye düşünüyorum. Bu bir eksiklik değildir. Mustafa Kemal Atatürk’ün bütün ulusun önderi olduğu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu ortak değerdir. Bu herkesin sahip olması gereken ortak değerdir. Mustafa Kemal Atatürk başka bir şeydir, Kemalizm veya Atatürkçülük başka bir şeydir. Anayasa bu anlamda Kemalizm ideolojisinin izini taşıyor.
* Anayasa militarist bir mantıkla yapıldığında da daha demokratik olabilir. Örneğin 1961 Anayasası’nın birçok sivil anayasadan daha demokratik olduğu söylenir. 1961 Anayasası tabii ki bir önceki anayasaya göre demokratik hak ve özgürlükler bakımından önemli gelişmeler sağlamıştır. Ama MGK’yı anayasal olarak kuran da 1961 Anayasası’dır. Askeri Yargıtayı bir kurum olarak kuran da. Düşünce özgürlüğünün önünde sınırlar koyan da.
* Hangi kurumların öncelikle değişmesi gerekiyor? Örneğin yargı. Bütün idari işlemlerin yargı denetimine tabi tutulması gerekmektedir. Örneğin Yüksek Askeri Şura, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararları. Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimi, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru hakkını kabul etmesini sağlayacak bir düzenleme. İki daireden oluşan anayasa.
* MGK da şu andaki anayasanın bir kuruluşu? Milli Güvenlik Kurulu’nun anayasada olması şart değildir. Bu, 1940′lı yıllarda olduğu gibi yasayla düzenlenebilir.
Sabah
Yazı kategorisi: 12 Eylül Çocukları, ABD Uşakları, Aldatma ve Karalama Partisi, Avrupa Birliği Devleti, Genel, Zafer Üskül, İçimizdeki AB Yalakacıları | 13 Yorum »
Ein Volk, ein Reich, ein Führer!
Yazan: vatanhainleri Temmuz 26, 2007
“Ein Volk, ein Reich, ein Führer!”
Yani: Tek devlet,tek halk,tek lider…
Nazizmin meşhur solaganıdır. Kendine benzeyeni yaşatan kendine benzemeyeni yok eden liderlerin solaganı…
İşte Nasyonel Sosyalist Parti’nin 1938 yılındaki orjinal seçim afişi:

Tarih 2007, Türkiye seçimleri… AK Parti meydanlarına doldurduğu kitlelere çığırıyor:
“Tek Millet,tek Bayrak,tek Vatan, tek Devlet!”
Eh iki durum arasındaki benzerliği bulmak size kalıyor…
Yazı kategorisi: Aldatma ve Karalama Partisi, Genel, Recep Tayyip Erdoğan | 5 Yorum »
Tek Suçlu Baykal
Yazan: vatanhainleri Temmuz 24, 2007
Vatan Gazetesi yazarı Zülfü Livaneli’den şok açıklama. Livaneli, CHP lideri Deniz Baykal’ın Başbakan Tayyip Erdoğan’la gizlice buluşup anlaşma yaptığını iddia etti. Livaneli’nin Baykal’a ağır eleştiriler yönelttiği işte o yazı.İşte o yazı
Seçimler öncesi CHP’ye zarar vermemek için bildiğim birçok konuyu içime gömerek sustum, bundan sonra da bu parti ve liderine ilişkin hiçbir şey yazmayacağım.
Çünkü bir faydası olacağına inanmıyorum.
Ama bu konudaki son yazımda size bir tanıklığımı aktarmak zorundayım.
Bunu bir borç olarak görüyorum:
***
Deniz Bey lütfen hatırlayın:
19 Aralık 2002 tarihinde karlı bir Ankara gününün akşamında Mehmet Sevigen’in evindeydik.
Ben Cumhurbaşkanı ile görüşmeden geliyordum.
Abdullah Gül Başbakandı, Tayyip Erdoğan’ın ise Meclis’e girme umudu kalmamıştı.
Cumhurbaşkanı Sezer bir gün önce, Tayyip Erdoğan’ın “milletvekili olmadan başbakan olma” önerisini reddetmişti.
Türkiye’nin kaderi o akşam o evde değişti, çünkü siz “Tayyip Erdoğan başbakan olacak!” diye tutturdunuz.
Sizi “Çok tehlikeli bir oyun bu!” diye uyaran parti dışından önemli şahsiyetlere kızdınız, “Hayır!” dediniz “İki ay dayanamaz. Göreceksiniz iki ay dayanamaz.”
Sizin bu iddianıza karşılık ben ne dedim: “Erdoğan herhangi bir kişi değil, bütün tarikatların birleşerek Erbakan’ın yerine seçtiği siyasetçi; arkasında Amerika, Avrupa desteği de var. Program Türkiye’yi ılımlı İslam cumhuriyeti yapma programı. Sizin dediğiniz gibi iki ayda gitmeyecek; tam tersine, bu odada bulunan herkesin siyasi hayatını bitirecek.”
İki ay dayanamaz iddianızı, “görüşleri gereği IMF ile anlaşma yapmaz, ekonomiyi zora sokar ve dayanamazlar.” tezine oturttunuz.
Ama bunların hepsi bahaneydi çünkü siz iki partili rejimin işinize yaradığını anlamış ve seçim sonuçlarına sevinmiştiniz. Çünkü size ana muhalefet partisi lideri olmak ve soldaki rakiplerinizi yok etmek yetiyordu. Bu iş birliğini daha sonra da sürdürdünüz.
O zaman ben sizin Tayyip Erdoğan’la seçim öncesinde Beylerbeyi’nde gizlice buluştuğunuzu ve bir anlaşma yaptığınızı bilmiyordum.
Bu gecenin tanıkları var: Önder Sav, Eşref Erdem, Mehmet Sevigen, Bülent Tanla, Yaşar Nuri Öztürk.
Belki bazıları sizden korkar ve tanıklık etmez ama bir kısmı da bu sözlerin doğru olduğunu açıklar. Yani tanıklar var. Ötekiler de söylemese bile içten içe bunun doğru olduğunu bilir. Siz de bilirsiniz.
Tartışmanın sonunda dediniz ki: “Bu gece birbirimizin fotoğrafını çektik. İki ay sonra çıkarıp bakalım. Ama rotuş yapmadan. Hangimiz haklı çıkmışız?”
Şimdi, 2007 seçimlerinin ardından o fotoğrafı cebinizden çıkarıp bakın Deniz Bey.
Ve düşünün; Meclis grubunda “Erdoğan’ı başbakan yapıyor diyorlar. Evet yapıyorum. Var mı itirazı olan!” diye bas bas bağırmanıza değdi mi?
Erdoğan’la Beylerbeyi’nde gizlice buluşmaya ve size oy veren milyonları hiçe sayarak gizli anlaşmalar yapmanıza değdi mi? (Deniz Bey, biliyorsunuz ki bu gizli buluşmanın da tanığı var.)
Başbakan olmak, elbette Erdoğan’ın demokratik hakkıdır. Ama bunun için olağanüstü çaba harcamak CHP’nin birinci görevi değildir. Üstelik dokunulmazlık kaldırılmadan.
Bir milletvekilinin mazbatasını iptal ettirip, Anayasa’yı değiştirip, grubu baskı altına alıp, Siirt seçimlerini es geçip Erdoğan’ı meclise sokmak ve dokunulmazlık zırhına kavuşturmak için verdiğiniz canhıraş çabanın yüzde birini partiniz için verseydiniz sonuç bambaşka olurdu.
Size o gün söylediğim gibi, Türkiye’nin kaderini değiştirdiniz.
Deniz Bey; sözlerimde en ufak bir çarpıtma varsa çıkıp söyleyin. “Öyle değildi. Böyle konuşmadık.” deyin.
Genel Sekreterinizin ve en yakınlarınızın tanık olduğu bu konuşmayı inkâr edin.
Ya da başınızı önünüze eğin ve tarihin hakkınızda vereceği yargıyı düşünün.
Deniz Bey; çok ağır şeyler yazdığımın farkındayım. O akşamki tartışmaya kadar bir dostluğumuz vardı, bunları yazmak istemezdim.
Ama hem duruma doğru teşhis koyamamanız, hem de aşırı derecede inatçı olma huyunuz yüzünden hepimizi tehlikeye attınız.
Tayyip Erdoğan’ın yüzde 34 oyla meclisin üçte ikisini ele geçirmesinin manivelası oldunuz.
Daha önce Refah Partisi’nin belediyeleri ele geçirmesi de sizin oyları bölmeniz sayesinde gerçekleşmişti..
Tayyip Erdoğan’ların ve yine çok yakın dostunuz olan Melih Gökçek’lerin en büyük şansı sizdiniz.
CHP’nin ise en büyük şanssızlığı oldunuz.
Bu ülkenin sola şiddetle ihtiyaç duyduğu bir dönemde, bütün uyarılarımıza rağmen partiyi sağa çekmekte, Kürtlerden, Alevilerden, solculardan ayırmakta ısrarlı oldunuz.
Erdal İnönü, Hikmet Çetin, Murat Karayalçın, Fikri Sağlar, Ercan Karakaş, Mehmet Moğultay, Seyfi Oktay, Celal Doğan ve daha birçok sosyal demokratla el ele tutuşup halkın karşısına çıkmanız gerekirken; eski MHP’lileri, eski ANAP’lıları, idamla yargılanmış sağcı militanları parti vitrinine çıkarmakta ısrar ettiniz.
Size defalarca “Bir şeyin aslı varken kopyasına kimse bakmaz!” dememize rağmen, sol politikaları değil, MHP çizgisini tercih ettiniz.
Sağcıları ve sekreterinizi Meclis’e sokarken, İsmet Paşa’nın Avrupa Konseyi’nde komisyon başkanı olma başarısını gösteren torunu Gülsün Bilgehan’ı Meclis dışında bıraktınız.
İnanın ki bunları yazarken samimi olarak üzülüyorum. Keşke haklı çıkmasaydım, keşke sizin tahminleriniz doğrulansaydı diyorum ama durum ortada.
Yazık oldu Deniz Bey, hem size, hem partinize, hem de size inanan temiz yürekli sosyal demokratlara.
Artık bundan sonra istifa etseniz de bir etmeseniz de.
Bad-el harab-ül Basra!
Yazı kategorisi: Aldatma ve Karalama Partisi, Genel, Recep Tayyip Erdoğan | 5 Yorum »
Rum Basını Seçimleri Nasıl yorumladı?
Yazan: vatanhainleri Temmuz 24, 2007
POLİTİS: “Tayyip Erdoğan Egemen Çıktı—- Türk Başbakan, Tek Başına İktidarı Şekillendirdi—Erdoğan Silip Süpürdü”
SİMERİNİ: “Erdoğan’ın Rahat Zaferi—Dün Gece Geç Vakte Kadar Erdoğan Sayılan % 80 Oyun % 47’.6’sını Aldı”
FİLELEFTHEROS: “Erdoğan Sadece Kurumlarda Değil Vatandaşlar Üzerinde de Hâkim”
HARAVGİ: “Erdoğan Silip Süpürdü—-Türk Ordusu İçin Büyük Başarısızlık”
THARROS: “İlk Sonuçlara Göre Erdoğan’ın Partisi % 48,7 Oy Aldı”
ALİTHİA: “Erdoğan’ın Zaferi, Kemalistlerin Yenilgisi, Kürtlerin Dönüşü—Türkiye Dört yol Ağzında”.
Yazı kategorisi: Aldatma ve Karalama Partisi, Avrupa Birliği Devleti, Genel, Kıbrıs, PKK ve Kürdistan Meselesi, Recep Tayyip Erdoğan | 1 Yorum »
ATO Başkanı Aygün AKP’yi ve IMF’yi anlatıyor
Yazan: vatanhainleri Temmuz 24, 2007
Yazı kategorisi: ABD Uşakları, Aldatma ve Karalama Partisi, Avrupa Birliği Devleti, Genel, Görüntüler | Leave a Comment »
İronik Bir Yazı…
Yazan: vatanhainleri Temmuz 11, 2007
Paşa paşa susup oturun, borsayı da düşürmeyin
Hey, size söylüyorum, hooop duyuyor musunuz?
Öyle ikide bir konuşup bir de bildiri falan yayınlıyorsunuz sonra borsa düşüyor.
Ayıp değil mi, utanmıyor musunuz?
Neymiş efendim irtica yükseliyormuş, Türkiye din devleti olma yolunda yürüyormuş.
Sana ne kardeşim. Bu millet isterse laikliği de kaldırır, hilafeti de geri getirir, zaten hem Müslüman hem laik olunmaz ki, siz bunu bile bilmiyorsunuz. Yazın bir kenara da unutmayın sakın.
İrtica diyorsunuz, sonra ne oluyor, borsa düşüyor. Yüzde 70’i yabancı olan borsada zarar ediyoruz, rezil oluyoruz dünyaya yahu.
Sonra neymiş efendim terör yüzünden aslan gibi gençlerimiz şehit oluyormuş. Bir kere askerlik yan gelip yatma yeri değil ki, tabii ki şehit olacaklar. Bırakın, başımızdaki Allah’ın bir lütfu olan kişi o kellelerin hesabını sormasını bilir. Ayrıca Sayın Öcalan’ı İmralı’da tutmuyor mu, daha ne istiyorsunuz? Alimallah bir bırakır Sayın Öcalan’ı, daha çok kelle verirsiniz. Bizim borsada paramız var, Allah’ın unuttuğu köyden gelmiş delikanlının canı mı önemli yoksa borsadaki paramız mı? Tabii para kardeşim, senin üç kuruşluk maaşın değil konuştuğumuz, milyar dolar, milyar dolar, tamam mı, senin hayalin bile yetişemez bizim konuştuğumuz paraya…
Yok ne mutlu Türküm diyemeyenler varmış. Kardeşim sen bilmiyor musun, bu ülkede 36 etnik kimlik var bir kere, ne Türk’ü ne mutluluğu, alt tarafı bir alt kimlik değil mi Türklük?
Hoooop size söylüyorum, bak hâlâ dönüp bakmıyor bile. Kardeşim bak kızdıracaksınız bayımızdaki adamı. Allah’ın sevgili kulları olduğunuzu anlayın, “çok şükür” deyin, şimdilik kızmadı darılmadı size.
Buraya yazıyorum, kafası bir atar da kızarsa, darılırsa o zaman çekeceğiniz var.
Haydi bakayım, paşa paşa oturun yerinizde.
NOT: Bu ironik bir yazıdır. Vatan’ın gerçek okurları ne yazıldığını elbette anlıyor. Akıl fukarası olanların tepki göstermemesi rica olunur, çünkü ciddiye alınmayacaktır.
Can Ataklı, Vatan Gazetesi
Yazı kategorisi: Abdullah Gül, Aldatma ve Karalama Partisi, Avrupa Birliği Devleti, Genel, PKK ve Kürdistan Meselesi, Recep Tayyip Erdoğan, İçimizdeki AB Yalakacıları | 2 Yorum »
Kabadayılar Başbakanla…
Yazan: vatanhainleri Temmuz 1, 2007
Gün geçmesin ki bir rezalet yaşanmasın!
Tarih 26.06.2007 gösterdiği zaman gazetelerde şu haberler vardı:
“BAŞBAKANIN KORUMALARI HANGİ GAZETECİLERE SİLAH DOĞRULTTU
Başbakanı takip için İstanbul’dan giden medya mensupları da özel minübüs ile konvoyu izlemeye başladı. Başbakanlık korumalarından biri müdahele edince Bor-Niğde yolunda gergin dakikalar yaşandı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın korumaları Niğde’de olay çıkardı. Bor ilçesindeki TOKİ’nin açılış törenine katılan Başbakan Erdoğan, daha sonra Niğde’ye hareket etti.
06 VHS 79 plakalı araçtan inen Başbakanlık koruması, içinde Hürriyet yazarı Yalçın Bayer, Bugün muhabiri Sedat Şimşek, Star yazarı Hadi Özışık’ın bulunduğu minibüsün yolunu kesti. Silah doğrultarak minübüsü durduran koruma, aracın kenara çekilmesini istedi. Gazeteciler itiraz edip, Başbakanı izlediklerini açıklayınca da silahını minübüs şoförünün başına doğrulttu.
Gazetecilerin aracında bulunan bir polis olaya müdahale etti. Kendisinin polis olduğunu araçtakilerin de medya mensubu olduğunu söyledi. Başbakanlık korumasının verdiği cevap ise şu oldu; “Ben polis molis dinlemem. Bu güvenlik tedbiri vururum.”
Medya mensupları bu şok eden olay karşısında tepki gösterirken, koruma aracına binip yoluna devam etti. Medya mensupları da Başbakanın mitingini izlemek için gecikmeli olarak Niğde’ye hareket ettiler. .”
Tarih 26.06.2007:
“Nasıl ve Ne Hakla: Jandarma Üsteğmen’e yumruk!
TOKİ açılış töreni öncesinde çirkin olay…Kınıyoruz!
Başbakan Erdoğan’ın katılacağı TOKİ açılış töreni öncesi Niğde’de tatsız bir olay yaşandı. TOKİ Basın Danışmanı, bir üsteğmene yumruk attı.
Başbakanlık Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından Niğde’deki evlerin anahtar teslim töreninin yapılacağı alanda eğitilmiş köpeklerle arama yaptıran Jandarma Üsteğmen Türker Doğru, alandan çıkmak istemeyen TOKİ Basın Danışmanı Uğur Dülekalp tarafından yumruklandı. Olaya karışan Dülekalp ile yine TOKİ’de görevli Sadık Toylu gözaltına alındı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılacağı tören alanına güvenlik şeridi çeken jandarma, içerde köpeklerle arama yapmaya başladı. Jandarma, bu sırada tören alanında gezen kişileri de dışarı çıkartmak istedi. Bazı televizyon kanallarının canlı yayın hazırlığı yaptığı bölgede bulunan TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’ın da dışarı çıkması istendi. Ancak Erdoğan Bayraktar dışarı çıkmak istemeyince araya Basın Danışmanı Uğur Dülekalp girdi.
Alanda güvenlik önlemi alan jandarma timine komuta eden Üsteğmen Türker Doğru, devreye girerek Erdoğan Bayraktar ve yanındakilerin dışarı çıkmasını isteyince, aralarında tartışma çıktı. Tartışmanın bir anda alevlenmesi üzerine TOKİ Basın Danışmanı Uğur Dülekalp, Üsteğmen Doğru’yu yumrukladı. Üsteğmen sendeleyip yere düştü. Diğer askerlerin araya girmesiyle etkisiz hale getirilen Uğur Dülekalp ve TOKİ Basın Danışmanlığı’nda görevli olduğu ileri sürülen Sadık Toylu gözaltına alındı.
Niğde İl Jandarma Komutanı Naci Aydın, tören alanındaki olayın sorumlularının belirlenmesini istedi. “
Biz Türk Milliyetçileri de ABD’nin askerimize çuval geçirdiğinde köpürmüştük.
Oysa bunlar bizim içimizdeyken askere yumruk atıyor…
Birgün gelecek ve tüm hesaplar görülecek…
Yazı kategorisi: Aldatma ve Karalama Partisi, Genel, Recep Tayyip Erdoğan, TOKİ, Yolsuzluk | 8 Yorum »
Bazı Zat-ı Muhteremler…
Yazan: vatanhainleri Haziran 27, 2007
Değerli okuyucularım…
Uzun bir süredir sizlere yazamıyorum… Sebebini birazdan sizin de anlayacağınız gibi, bazı konuları gün ışığına kavuşturmak için çok derin araştırmalar yapmak zorunda kaldım. Bu yazının kimler için yazıldığı hiç önemli değil! Ama bu yazı muhakkak her Türk Yurttaşının okuması zorunlu bilgilerdir… Bu yüzden bu yazıyı ulaştırabileceğiz kadar çok kişiye ulaştırın!
Sitemiz kısa denebilecek bir zaman içersinde kurulmasına karşın, sizlerin büyük ilgi ve alakası sebebiyetiyle her gün ortalama bin ziyaret gerçekleştiriliyor. Bu bazen üç binin üzerine bile çıkabiliyor…
Ayrıca sizlerden aldığımız yoğun tebrik mesajlarına çok teşekkür ederiz.
Bize olan güveninizi ve desteğinizi, tabiri caizse “2. Kurtuluş Savaşı”mızı verdiğimiz şu günlerde bizlerden eksik etmiyorsunuz. Hepinize ayrı ayrı teşekkürü bir borç biliriz.
Yapılan yorumlardan birkaçına değinmek istiyorum. Mesela RTE ve ABD Gül hakkındaki yorumlar ilgimi çekiyor.
Denilen o ki bizler “Amerika’nın Kurduğu Partiyi” çekemiyormuşuz ve yaptıkları işleri kıskanıyormuşuz. Atatürk bile kendi zamanında hain ilan edilmiş, bizde bu saydığım iki kafadarı suçlayarak aynı işi yapıyormuşuz…
En çok kızdığım nokta, bunları söyleyebilen bir kişinin hangi akla hizmet Atatürk ile bu zatları kıyaslayabilir? Bizleri düşman işgalinden kurtaran büyük bir kumandanı, yaptığı devrimlerle, giriştiği işlerle karanlıkla, cahillikle savaşmaya kendisini adamış bir liderin hangi akla hizmet bu iki kişi ile aynı kefeye konabilir?
Yani bu kişiler hiç mi birkaç kitap okumaz, çevresine şöyle bir göz atma zorunluluğu duymaz?
Sizlerden çok özür dileyerek, Ulu Önder Atatürk’ün yaptıklarıyla, Bu zatı muhteremlerin yaptıkları arasındaki benzerlikleri(!) ortaya koyan bir yazı kaleme aldım… Özür diliyorum çünkü Atatürk gibi Milleti için çalışmış bir insanı, şu ucubelerle kıyaslıyorum. Sizlerden de isteğim o ki, bu bilgileri ezberleyin, adınız soyadınız gibi… Kimin kim için çalıştığı, ne yaptığı, kimin Milleti refaha götürdüğü ortaya çıksın!
Önce internette dolaşan, ve çok anlamlı bir yazı ile Atatürk’üm yaşamını anlatmak istiyorum;
“7 yaşında babasını kaybetti ve yetim kaldı. Yalnız ve içine kapanık biri olarak yaşamaya, oradan oraya sürüklenmeye başladı.8 yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı. Zamanını tarlalarda kargaları kovalamakla geçirdi.10 yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde,yeni okuldaki hocasından dayak yedi. Ailesi onu okuldan aldı. Sinirden ve korkudan üç gün evinden çıkamadı.17 yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.24 yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay başına bir hücrede hapis yattı.25 yaşında sürgüne gönderildi.27 yaşında kendisinin bir yaş büyük meslektaşı kendisinin de üyei olduğu derneğin çalışmaları ile kahraman ilan edilirken kendisi hiç önemsenmiyordu. Doğduğu şehrin merkezinde rakibi törenlerle karşılanırken, o kalabalık arasında yalnız başına olanları izliyordu.30 yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.
30 yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve atanmasını sağladı. Yeni görevinde fiilen hastalığından Viyana’da 2 ay hasta ve yalnız halde yattı.
37 yaşında komutan olarak yeni atandığı ordu, dağıtıldı.
38 yaşında Savunma Bakanı tarafından görevinden alındı.
38 yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı. Ayrıca cebinde sadece 80 lirası vardı.
38 yaşında beş arkadaşından üçü, onun kongre temsil heyetine üye olmaması için oy kullandı.
39 yaşında idam cezasına çarptırıldı.
Sonra mı ne oldu?
42 yaşında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu!”
Bu yazı Mümin Sekman’ın Alfa Yayınlarından çıkan “Her Şey Seninle Başlar” adlı eserinden alındı…
Evet şöyle bir bakılacak olursa – yaptığı devrimlere, kanunlara bakılmadan dahi – Atatürk’ün gerçekten büyük bir kişilik olduğunu söylemek mümkün.
Atatürk bir komutan, bir siyasi lider olması yanında aynı zamanda bir bilim adamıdır da… Atamızın Özel Kütüphanesi’nde 3,144 cilt kitap bulunmaktadır. Bu kitapların hepsinin satırlarında Atatürk’ün çeşitli renkli kalemlerle notlar bulunmaktadır.
Ayrıca Atamız iyi derece de Fransızca, orta derecede Almanca bilmektedir. Bunların yanında Osmanlıca’yı ve Türkçe’yi saymıyorum bile..
Gençken askeri alanda çeviriler yapan Atatürk’ün kendi yazdığı bir Geometri kitabı ve Vatandaşlık ders kitabı bulunmaktadır. 2 ciltlik “Nutuk” eseri ise Kurtuluş Savaşımızın dipdiri bir destanıdır.
Atatürk Cumhuriyet dönemi iktisadi politikaları da kendisinin eseridir. Atatürk’ün karşısında olan iki ideolojiyi de iyice incelediği ve sonunda ne “Liberalizm“i ne de “Komünizm“i benimsemediği biliniyor. Bunların yerine ikisinin de Türk Milleti’ne uygulanabilecek taraflarını alarak üçüncü bir ekonomik program ortaya çıkartmıştır. Bu ekonomik modele “Kemalist Devletçilik” denir.
Sizlere Atatürk zamanının Ekonomi politikası ile ilgili okuduğum birkaç kitap önereyim;
Atatürk’ün Ekonomi Politikası, Prof. Dr. M. A. Aysan, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 6. Basım, İstanbul,2000
Vatandaş İçin Medeni Bilgiler ve Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Prof. Dr. Afet İnan, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1939
Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyetinin Birinci Sanayi Planı, Prof. Dr. Afet İnan, 1933, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1972
Devletçilik ve Günümüzdeki Sonuçları, Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal Sorunları, 1923-1938, Prof. Dr. Emre Kongar, İTİA, İstanbul, 1977
Bu modelle Atatürk Cumhuriyet’i Döneminde;
- Türkiye İş Bankası açılmış ve böylece ulusal bankacılığın ilk adımı atılmıştır.
- Uşak’ta şeker fabrikası kurulmuştur.
- Kayseri’de uçak fabrikası kurulmuştur.
- Bünyan Dokuma Fabrikası açılmıştır.
- Ereğli Bez Fabrikası açılmıştır.
- Nazilli Bez Fabrikası açılmıştır.
- Aşar vergisi kaldırılmış ve Türk köylüsü ağır bir yükten kurtarılmıştır.
- Anadolu Demiryolları satın alınarak Ulusallaştırılmıştır.
- Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu kurulmuştur.
- Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kurulmuştur.
- Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası, Kayseri İplik ve Bez Fabrikası, Eskişehir Şeker Fabrikası gibi pek çok kurum ve kuruluş oluşturulmuştur.
- Ticaret ve Sanayi Odaları kurulmuş, daha sonra da Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Kongresi toplanmıştır.
- Bakırköy Bez fabrikası, Isparta Kükürt ve Gülyağı Fabrikası, Turhal Tütün Fabrikası açılmıştır.
- İzmit Birinci Kağıt ve Karton Fabrikası, Karabük Demir ve Çelik Fabrikası kurulmuştur.
- Ereğli Kömür Şirketi, Sirkeci – Edirne Demiryolu Şirketi devletçe satın alınmıştır.
- T.C. Ziraat Bankası yeniden kurulmuştur.
- İstatistik Umum Müdürlüğü kurulmuştur.
- Hükümete iktisadi konularda fikir vermek amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Ali İktisat Meclisi kurulmuştur.
- Birinci ve İkinci Kalkınma Planları oluşturulmuştur.
- 1927 Yılında Teşviki Sanayi Kanunu çıkarılmıştır.
- 1930 Yılında Sanayi Kongresi, 1931 yılında da Ziraat Kongresi toplanmıştır.
Sizlere çok daha fazla ayrıntı sunabilirim… Ama zaten yeteri kadar icraat ortaya koydum.
Peki ya Atatürk Osmanlı’dan hangi ekonomik zemini teslim almıştı?
“Demiryolları bizim değildi!
Kömür, şehir ışıkları ve suları, rıhtımlar, limanlar bizim değildi!
“Bu memleketin size ait olduğunu söylüyorsunuz. Neniz var bu topraklarda?” deseler, öz canımızı ve camilerimizi gösterebilirdik!
Değil bankamız, bankalarda çalışan Türk memuru yoktu!
İtalyan, Balkan, 1. Dünya Harbi ve Kurtuluş Savaşı sırasında iç ve dış tahriklerle irili ufaklı 60 kadar isyan olmuştu!
Padişah, halife, vezirler ve paşalar millete ihanet etmişlerdi!
Nice edebiyatçılar, şairler halka sövmüşlerdi!..” (”Bir gece Karanlığında idi”, Kemalizm ( Atatürk Ülküsünün Bayraklaşan Adıdır) Dergisi, Falih Rıfkı Atay, Türkiye Kemalistler Teşkilatı’nın Fikir ve Yayın Organı, Yıl:1 Sayı:3, Ekim 1962, s.5)
Durum aslında bugünkü ile aşağı yukarı aynı..
Türkiye’ye sadece geçen yıl gelen 17 milyar 817 milyon dolarlık yabancı sermayenin %39,3′ü finansal aracılık, %37’si de taşımacılık, depolama ve haberleşme sektörüne girdi.
Ülkemiz yağmalanıyor… Nasıl mı?
“Amerika’nın Kurduğu Parti” kısa adıyla “AKP” ülkemizde ki hazır kurulu fabrika ve tesislerimizi satmıştır.
Nerde mi kanıtı? Yukarıda söylediğim, 2006′da Türkiye’ye gelen 17 milyar 817 milyon doların sadece 1,8 milyar doları yeni yatırımdır!
“AKP” dönemi icraatlarının en çirkin tarafını söyleyeyim mi?
Türkiye’deki yabancı şirketlerin “%60′ı” AKP döneminde faaliyete geçti…
Ülkemizdeki bankacılık sektöründe, son olarak OYAK Bank’ın satılmasıyla, yabancı payı %50′ye tırmandı…
Ancak ya diğer ülkelerde?
Diğer ülkelerdeki bankacılık sektöründe yabancı payı
Almanya’da %5
İtalya’da %8
İspanya’da %10
Hollanda’da %11
Danimarka’da %17
Fransa’da %19
Yunanistan’da %20
Bankacılık sektörünün yanı sıra sigortacılık sektöründeki 10 büyük şirketin 7’sinde yabancılar hakim ortaklar…
Ülkemize son 5 yılda 10 Bin 527 yabancı şirket geldi.. Peki ya diğer ülkelerde durum nasıl?

Yorumu size bırakıyorum…
Ve ekliyorum; Ülkemiz borsasının %70-80 kadar payı da yabancılar elindedir…
AKP 5 yıllık iktidarı boyunca;
1. TAKSAN,
2. GERKONSAN,
3. SEKA Afyon İşletmesi,
4. SEKA Balıkesir İşletmesi,
5. SEKA Çaycuma İşletmesi,
6. SEKA Kastamonu İşletmesi,
7. SEKA Aksu İşletmesi,
8. SEKA Taşucu Tersane Alanı,
9. SEKA’ya ait 4 taşınmaz,
10. TZD Sakarya İşletmesi,
11. THY USAŞ,
12. TDİ Trabzon Limanı,
13. TDİ Dikili Limanı, 14. TDİ Kuşadası Limanı,
15. Sümer Holding’e Ait Merinos Halı Fabrikası,
16. SÜMER HOLDİNG’E Ait ERYAĞ,
17. SÜMER HOLDİNG’E Ait Adıyaman İşletmesi,
18. SÜMER HOLDİNG’e ait 117 adet taşınmaz,
19. KBİ’ye ait 103 arsa, 89 lojman,
20. EBÜAŞ-MEYBUZ,
21. EBÜAŞ’a ait 54 taşınmaz,
22. TEKEL Kaya Tuz,
23. TEKEL’e ait 30 taşınmaz,
24. ESGAZ,
25. BURSAGAZ,
26. ETİ BAKIR,
27. ETİ GÜMÜŞ,
28. ETİ KROM,
29. ETİ ELEKTROMETALURJİ A.Ş,
30. Çayeli Bakır İşletmeleri A.Ş,
31. KBİ Samsun İşletmesi,
32. KBİ 65 adet taşınmaz,
33. DİV-HAN A.Ş,
34. Amasya Şeker Fabrikası,
35. Kütahya Şeker Fabrikası,
36. SÜMER HOLDİNG’e ait TÜMOSAN,
37. SÜMER HOLDİNG Malatya İşletmesi,
38. SÜMER HOLDİNG Bakırköy İşletmesi,
39. SÜMER HOLDİNG Diyarbakır İşletmesi,
40. SÜMER HOLDİNG Çanakkale Deri İşletmesi,
41. SÜMER HOLDİNG’E Ait 108 Adet Taşınmaz,
42. SÜMER HOLDİNG Ortadoğu Teknopark A.Ş,
43. SEKA Karacasu İşletmesi,
44. SEKA Ankara Alım Satım Binası Müdürlüğü,
45. SEKA Ardanuç İşletmesi Varlıkları,
46. TÜGSAŞ,
47. TÜGSAŞ Gemlik Gübre San. TAŞ,
48. TÜGSAŞ-İGSAŞ HİSSELERİ % 100,
49. TÜGSAŞ Urfa Depoları arazisi,
50. TÜGSAŞ’a ait 23 taşınmaz,
51. İGSAŞ Kütahya Gübre Varlıkları ,
52. TEKEL Alkolü İçkiler San. A.Ş,
53. TEKEL’e ait 60 adet taşınmaz,
54. TEKEL İnegöl Kibrit Fabrikası T.A.Ş,
55. TEKEL Gemlik Sun.İp.Mües. T.A.Ş,
56. TEKEL Tuzluca Tuzlası,
57. TEKEL Sekili Tuzlası,
58. EBÜAŞ Samsun Soğuk Hava Deposu,
59. EBÜAŞ Manisa Kombinası,
60. EBÜAŞ Manisa Arsası,
61. EBÜAŞ’a ait 101 adet Taşınmaz,
62. TDİ ANKARA FERİBOTU,
63. TDİ Samsun Feribotu,
64. PETKİM 2adet taşınmaz,
65. TEDAŞ 1 arsa, 1 adet trafo binası,
66. TEDAŞ 1 adet taşınmaz,
67. ATAKÖY Turizm A:Ş,
68. ATAKÖY Otelcilik A:Ş,
69. ATAKÖY Marina Ve Yat İşletmesi,
70. SÜMER HOLDİNG Beykoz İşletmesi,
71. SÜMER HOLDİNG İstanbul İmar LTD.ŞTİ,
72. SÜMER HOLDİNG 2 adet Taşınmaz,
73. TDİ Karadeniz Gemisi,
74. TEKEL Kristal Tuz Rafinerisi,
75. TEKEL Kağızman Tuzlası,
76. TEKEL’e ait 49 adet taşınmaz,
77. TÜPRAŞ 2 adet taşınmaz,
78. TDİ 1 Adet Taşınmaz,
79. SEKA 5 Adet taşınmaz,
80. KÖY HİZMETLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ (Tasfiye Edildi),
81. SSK Hastaneleri (Tasfiye Edildi),
82. SSK Eczaneleri (Tasfiye Edildi),
83. SEKA Kocaeli Fabrikası ve arsası
AKP’nin satmak üzere olduğu ve 2005 yılında satmak istedikleri;
1. Sümer Holding Sarıkamış İşletmesi, Sümer Holding Bergama Pamuk İpliği Fabrikası,
2. Sümer Holding Sivas Dokuma Fabrikası,
3. Sümer Holding Manisa Pam. Men. A:Ş,
4. Sümer Holding Makine Ve Teçhizat,
5. Sümer Holding 32 Adet Taşınmaz,
6. TÜGSAŞ Samsun Gübre Sanayi A.Ş,
7. Tekel 5 Adet Taşınmaz,
8. Araç Muayene İstasyonları 1. Bölge,
9. DSİ ERCİYES Sosyal Tesisi,
10. Bayındırlık Ve İskan Bakanlığı ERCİYES Sosyal Tesisi,
11. Karayolları ERCİYES Sosyal Tesisi,
12. TEKEL Sigara Fabrikaları,
13. TEKEL Sigara Fabrikalarına Ait Taşınmazlar,
14. TEKEL Puro Fabrikaları,
15. TEKEL Alkol İşletmelerine Ait Taşınmazlar,
16. Tercan Ayakkabı İşletmesi,
17. TCDD Mersin Limanı,
18. Adapazarı Şeker Fabrikası,
19. Ereğli Demir Çelik Fabrikası,
20. İskenderun Demir Çelik Fabrikası,
21. Ereğli Limanı,
22. İskenderun Limanı,
23. Yarımca Limanı,
24. Yarımca Porselen Fabrikası,
25. Romanya’daki Silisli Sac Fabrikası,
26. Divriği Demir Madeni,
27. Hekimhan Demir Madeni,
28. Kırıkkale Çelik Çekme Boru Fabrikası,
29. BORÇELİK,
30. TÜPRAŞ, (satıldı)
31. PETKİM, (satıldı)
32. TÜRK TELEKOM, (satıldı) 33. KIBRIS TÜRK HAVA YOLLARI,
34. TÜGSAŞ Toros Gübre Fabrikası,
35. TÜGSAŞ Tekirdağ, Tarsus, Fatsa Depoları,
36. Seydişehir Eti Alüminyum A.Ş,.
37. OYMAPINAR BARAJI,
38. ETİ Alüminyum’a Ait Madenler,
39. Emekli Sandığı Ankara Emek İşhanı,
40. Emekli Sandığı İstanbul Hilton Oteli
41. Telsim (satıldı)
Liste uzayıp gidiyor…
Ama satılmakla bitmiyor Türkiye! “Babalar gibi satanlar” olduğu sürece bu Millet daha pek çok hain görecektir…
AKP Dönemindeki Bankalarımızın akıbeti ise şöyle;
Türk Ekonomi Bankası, Fransız BNP Paribas ile ortak oldu,
Dışbank, Fortis’e satıldı,
Denizbank, Dexia’ya satıldı,
Finansbank, Yunan Milli Bankası NBG’ye satıldı,
Garanti Bankası’nın yüzde 25,5 payı GE’ye satıldı,
Yap Kredi Bankası, Koç-UniCredito’ya satıldı,
C Bank, İsrail bankası Hapoalim’e satıldı,
Şekerbank, Kazakistan bankası Turan’a satıldı,
Tekfenbank, Yunan bankası EFG’ye satıldı MNG Bank, Lübnanlı Hariri ailesine satıldı,
Adabank, Kuveyt bankası The İnternational Investor’a satıldı,
Ordu ve Yardımlaşma Kurumu’nun Bankası Hollandalı INC’ye satıldı.
Akbank’ın %20 payı, Alternatif Bank ve Halk bankası ise sırada bekliyor…
Sadece satmak mı?
Atatürk’ün Konya’da açtığı “uçak fabrikası”nın “gazoz fabrikasına” çevrilmesi gibi pek çok işletme de önce başka sektörlere kaydırılıyor, sonra da kapatılıyor…
1985’ten bu yana satılan kurumlardan SEK Kastamonu işletmesinde alıcı, orman ürünleri üretiyor. Sümerbank, Etibank, ÇİNKUR, Köytaş Tarım makineleri Fabrikası, Bursa Soğuk Depoculuk, Ankara meşrubat Fabrikası, Niğde Meyve Suları Fabrikası, SSK tasfiye edildiler.
Güneysu, KÜMAŞ, Gümüşhane Çimento, Yarımca Porselen, Et ve Balık Kurumunun Afyon, Kars , Bayburt, Bursa, Kastamonu ve Gaziantep Kombinaları, ORÜS’ün Ayancık, Bartın, Düzce, Pazarköy, Ulupınar, Bafra, Antalya, Demirköy ve Şafşat İşletmeleri, Süt Endüstrisi Kurumunun Afyon İşletmesi, Bayburt İşletmesi, Erzincan İşletmesi, Erzurum İşletmesi, Çanakkale İşletmesi, Hafsa İşletmesi, Sinop İşletmesi, Burdur İşletmesi, Muş İşletmesi, Adilcevaz İşletmesi,Elazığ İşletmesi, Bolu İşletmesi, Kastamonu ve Giresun İşletmeleri,SEKA’nın Dalaman, Aon ve Akkş Fabrikaları, SÜMEROLDİNGİN Adana, Erzincan, şanlıurfa, Denizli, Bakırköy, Çanakkale, Beykoz Malatya İşletmeleri , TESTAŞ Aydın Tesisi, TZD Manisa Kükürt İşletmesi, TZD Sakarya Traktör Fabrikasının faaliyetlerine son verildi.
Önümüzdeki yıllarda GERKONSAN, ETİ KROM, ETİ ELEKTROMETALURJİ, SEKA Aksu İşletmesi, SEKA Kastamonu İşletmesi, SEKA Karacasu İşletmesi ve TAKSAN’ın faaliyetlerine son verecekler.
Son duyumlarımıza göre “otoyollarımız, köprülerimiz, viyadüklerimiz” de özelleştirilecekmiş…
Yüce Türk Ulusu!
Bu fabrikalar yalnızca senin benim para kazandığımız, alın teri döktüğümüz ticari işletmeler değildir.
Bu fabrikalar geleceğimizin teminatıdır!
Bu fabrikalar çocuklarımızın rahatça yaşayabilmeleri için, bizden sonraki nesillere bir “Vatan” bırakabilmemizin teminatıdır!
Bu fabrikalar senin, benim bileğimin gücüyle, alnımın teriyle kuruldu… Ama başa gelen kendini bilmezler, aymazlar, para babaları senin emeğini, ekmeğini müslümanım diye diye gavura sattı!
Özelleştirdiler sen, ben bu ülkenin insanları aç kaldı, işinden oldu:
Özelleştirmelerle, Çimento Fabrikalarından 3028, Et ve balık kurumlarından 691, ORÜS’lerin 2341 çalışanının 2080’i , Sümer Holding’in 4807 çalışanın 2153, PETLAS’ın 1102 çalışanının 631’i, POAŞ’ın 3822 çalışanının 2783’ü, TÜSTAŞ’ın 73 çalışanının 33’ü, KÖYTAŞ’IN 44 çalışanının 41’i, SEK Süt’ün 1359 çalışanının 845’i, Ordu Yağ Sanayinin 181 çalışanının 73’ü, Kardemir’in 5417 çalışanının 1498’i, ÇELBOR’un 201 çalışanının 101’i son 7 yılda işlerini kaybetmişlerdir.
Var mı bundan daha kısa anlatımı…?
Evet var!
İşte Size 5 yıllık AKP Dönemi Tablosu:

Gördüğünü gibi:
• 2002 yılındaki 219,3 milyar dolarlık “Toplam Ülke Borcu”, 2007 yılı Mart ayı sonunda %86 (188,7 milyar dolar) tırmanarak 408 milyar dolara çıkmıştır.
• 2002 yılında 3,164 dolar olan “Kişi Başına Toplam (Kamu + Özel) İç ve Dış Borç Yükü” AKP iktidarında %76,7 (2,427 dolar) artarak, Mart 2007 sonu itibariyle 5,591 dolara tırmandı!
• 2002 yılında “İhracatın İthalatı Karşılama Oranı” %69,9 iken, 2007 Mart sonu itibariyle %66,5’e gerilemiştir.
• Vergi Gelirlerinin GSMH içindeki payı 2002 yılında yüzde 21,7 iken, 2006 yılında %26’ya yükseltildi. Böylece Son 12 yılda %67 artan Türkiye’de dolaylı vergilerin payı da %72,3’e tırmandı. Diğer ülkelerde bu oran; ABD %17,6, Japonya%20,1, İsviçre %22,6, Belçika %24,6, Fransa %25,4, Kanada%26,3, İsveç %26,4, Almanya %29,2, Hollanda %30,8’dur.
• 2005 itibariyle ülkemizin en zengin 3,7 milyon insanı, en fakir 3,7 milyon insanından en az 23,6 kat daha zengin.
• Bugün 20 milyon yurttaşımız Yoksulluk Sınırının altında yaşamaya çalışıyor, 1 milyon insanımız da Açlık Sınırında yok olmamama mücadelesi veriyor.
• Ülkemiz tarım sektöründe 2002 yılında %6,9 oranında büyüdü, ama AKP’nin 5 yıllık ortalama büyüme oranı %1,4.
Yeter mi?
Yetmez!
• 2001-2002 yılları arasında okullaşma oranı %99,4 iken 2005-2006 yılında bu oran %95,4’e geriledi.
• Milli Eğitim Bakanlığı ile ilgili 14 kanun, 87 yönetmelik, ve yönetmelik değişikliği ve yönerge değişikliği yapılarak 605 imamın kurumlar arası nakil yoluyla Milli Eğitim Bakanlığı’na geçişi sağlandı…
• 2001’de şüpheli çocuk sayısı 43,808 idi. 2004’de bu sayı 51,900’e çıktı.
Siz bana RTE’nin ve ABD Gül’ün icraatlarını kıskandığımı söylüyorsunuz… Çekemiyormuşum!
Utanın bari de biraz sesiniz kısılsın…
Türk Halkı’nın parasını çaldınız!
Türk Halkı’nın dinini çaldınız!
Türk Halkı’nın emeğini çaldınız!
Türk Halkı’nın umutlarını çaldınız!
Türk Halkı’nın geleceğini çaldınız!
Türk Halkı’nın yarınını çaldınız!
Utanın bari de biraz sesiniz kısılsın…
Ben bu zat-ı muhteremleri bi özetliyim,
Avrupa Birliği’ne giremeyeceğimizi bas bas bağıranlar vardı Meclis kürsüsünde… Aynı zat-ı muhterem şimdi AB’nin kapısında yatar oldu…
Bazı zat-ı muhteremlerin eşleri Türkiye’yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Dava etti!
Bazı zat-ı muhteremler de, kişisel giderlerini devlet’e ödetmekle hakkında fezleke düzenlendi, sonra “bu ülkeye baş olmak istiyorum” dedi…
Gelip bu ülkenin çiftçisine, işçisine, öğretmenine, doktoruna, mühendisine, emekçisine çattınız, artistlik yaptınız, ama nedense kanı bozuk bir it, Türkiye’ye kafa tutarken sizler kuyruğunu kıstırmış kediler gibi kaçarak, şekeri elinden alınmış bir çocuk gibi zırlayarak Amerikalı ablalarınıza, ağabeylerinize şikayet ettiniz!!!
Türk evladı bu ülke için şehit olmuş yatarken, bazı zat-ı muhteremler “yan gelip yatma” dedi… Ama aynı zat-ı muhterem askerliği için üye olduğu partisinin büyüklerine yalvararak torpil istedi: kantinci oldu! Çocuğuna da çürük raporu aldı ve askere göndermedi!
“Şehitlik en kutsal mertebedir!” Bunu bari ağzınıza dolamayın dedik; bazı zat-ı muhteremler Şehitlerimize “kelle”, Terörist başına “sayın” dedi!
Her gün cami avlusunda “din elden gidiyor!”, “Müslüman isen bize oy ver! Kafir düzeni yıkacağız! Bize oy verirsen cennete gidersin” dediniz; şimdi aynı cami avlusuna bazı zat-ı muhteremler arka kapıdan giriyor!
Vatana şehit vermiş analar, babalar, oğullarının cenaze de bazı zat-ı muhteremlerin ellerini sıkmadı ama aynı eller, Amerika’da Yahudilerden ödül alırken birer vantuz gibiydi…
Atatürk’ün mücadele ettiği kişileri yenerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtı; bazı zat-ı muhteremler o meclisi “Atatürk’e saldıran hainlerin” torunlarıyla doldurdu, onları danışman yaptı…
Şimdi ise siz bana kalkmış RTE ve ABD Gül beyin “Türk’ün Atası Atatürk” ile eş değer olduğunu söylüyorsunuz…
Buna ben bir tarafımla güler, sonra da acı acı ağlarım…
Yahu siz hangi liderden bahsediyorsunuz?
Sloganınız “Ne Tandoğan, Ne Çağlayan, İnadına Erdoğan!”
Yazık ettiniz beyler…
Bu vatana yazık ettiniz…
Yazı kategorisi: ABD Uşakları, Abdullah Gül, Aldatma ve Karalama Partisi, Cüneyt Zapsu, Genel, Kemal Unakıtan, Recep Tayyip Erdoğan, Yabancılara Toprak Satışı, Yolsuzluk | 8 Yorum »
İfade Özgürlüğü
Yazan: vatanhainleri Haziran 27, 2007
Sevgili okuyucularım,
Bugün sizlere Türkiye’de ifade özgürlüğün olup olmadığını, sözde o medeniyet projesi olan Avrupa Birliği Devleti’nin ne kadar medeni olduğunu ve ifade özgürlüğünün ne kadar bulunduğunu, Türkiye’deki AB yalakacılarının ve sözde Türklerin barbar ve yasakçı bir zihniyet taşıdıkları için eleştiren, Avrupa’daki insanların ise aşırı gelişmiş sanki birer uygarlık abidesi olduğunu sanan sözde aydınların uygulamalarını ve faaliyetlerini incelemeye çalışacağım…
Orhan Pamuk’un söyledikleri,
Roman yazdığı ve edebiyatçı olduğu söylenen Orhan Pamuk, İsviçre’nin Tagesanzeiger’le yaptığı bir konuşmada, Türkiye’de 1915-1917’de Ermenilere yönelik etnik temizlik yapıldığından ve 1984 yılından bu yana da Kürtlere kötü davranıldığından söz ederek şöyle dedi:
“Bu topraklarda 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü ve benden başka hiç kimse bunu söylemeye cesaret edemiyor. O halde ben yapıyorum ve bu yüzden benden nefret ediyorlar.”
Bu konuşmada Orhan Pamuk Avrupa’yı “düşünce özgürlüğü ve demokrasisi” için övüyor ama Avrupalı gazetecinin sorularına sinirleniyor ve onu da Avrupalı saymıyor!..
“Sizi kutlarım!.. Bu söyleşide, kendimi Avrupalı değil de, bir Türk gazetecinin karşısına oturuyorum gibi hissettim.”
İsviçreli gazeteci “kendisinin Türk’e benzemediğini” söyleyince, Pamuk “Hayır ama, bu ülkede 2-3 yıl önce hortlayan milliyetçiler gibi konuşuyorsunuz…” diyor! Yani ona göre ülkeyi sevmek ölmüş bir duygu! “Milliyetçilik” ilkesi sanki Atamızın bize mirası değil, üç beş yıllık bir fikir!
En yukarıdaki sözü içinde (sözde soykırım hakkındaki sözleri) Avrupalı gazetecinin sağduyulu,
“Ama siz hala konuşuyorsunuz. İlle de başınızı derde mi sokmak istiyorsunuz?” sorusu üzerine, Orhan Pamuk “Evet…” diyor!
Başını derde sokmaya meraklı olan Orhan Pamuk’un bu sözleri Aktüel dergisinde yayımlanınca, hakkında, Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 310-1 maddesi uyarınca 1 yıla kadar hapis istemiyle, 30 Haziran 2005 tarihinde dava açıldı. Böylece Pamuk istediğini gerçekleştirmiş oldu..
Yalan aynı yalan sayılar şişirme!
“Beyoğlu’nda 2 Kasım 1918’de Rumlar şenlikler yapar, Türkler elemden ağlarken Patrikhane’de mühim bir toplantı olmuştur. Burada alınan kararlara uygun olarak Aydın mebusu Emanuelis, İzmir mebusu Mimaroğlu ve Çatalca mebusu Dimitriyadis ertesi gün, üyesi bulundukları Osmanlı Devleti’nin Parlamentosu’nda, Damat Ferit’in önce temas ettiği, azınlıkların katliamı konusunu bir takrirle getirmişler, suçluların cezalandırılmasını istemişlerdir. Türkler’in bir milyon Ermeni’yi imha ettiklerini, “40 asırdan beri memleketin medeniyet unsuru” olduğunu söyledikleri Rumlar’dan 500 bininin imha, sürgün ve emlakinin de müsadere olunduğunu iddia etmişlerdir.” (16 Mayıs 1919, İstiklal Harbi Gazetesi)
Sözde soykırım şimdi de Kürtlere yapılmış… Heyhat!
Hrant Dink’in Söyledikleri,
Türkçe ve Ermenice yayımlanan Agos Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, Yahudi Soykırımı ile sözde Ermeni soykırımını arasında benzerlik olduğunu belirttiği “Ermeni Kimliği Üzerine” başlıklı yazı dizisinde, 13.02.2004 tarihinde şunları yazdı:
“Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur.”
“Ermeni kimliğinin bugünkü yapısını şekillendiren ve Ermeni kimliğinde bir tür kansorejen tümör işlevi gören asıl etken “Türk” olgusudur.”
Bu ifadeler nedeniyle Hrant Dink hakkında, eski Türk Ceza Kanunu’nun 159. maddesi, Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 301. Maddesi uyarınca, “Türklüğü alenen aşağılama” suçundan dava açıldı. Yargılama yapıldı ve Hrant Dink 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ceza ertelendi…
Elif Şafak’ın söyledikleri,
“Baba ve Piç” adlı romanı okudunuz mu? Aylarca liste başı kaldı bu kitap… Hangi gazetenin kitap ekine baksam liste başı… Bu kadar gaz verilir mi birine? Veriliyor işte! Bu kitapta Türkleri “soykırımcı kasap” olarak gösteriyor yazar Elif Şafak:
“Bütün akrabalarını 1915’te kasap Türkler’in ellerinde kaybetmiş soykırımzede bir sülalenin torunuyum.”
Bu cümleden dolayı Elif Şafak’a 301. maddeden yargılandı ve suçsuz bulundu! Nasıl mı?
“Roman karakteri bunu söylüyor, ben değil” diyerek…
Gazi Üniversitesi’nden Prof. Dr.(!) Atilla Yayla’nın söyledikleri,
“Amerika’nın Kurduğu Parti”nin bir gençlik kolu etkinliğinde konuşan Atilla Yayla:
“Kemalizm gericiliğe karşılık gelir.” Dedi…
Bir sürü tartışma çıktı, yaygara kopartıldı.. Peki sonuçta ne oldu? Hiç… Atilla Yayla hala Gazi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır, ve profesör ünvanı yerli yerinde…
AKP’li Belediye Başkanı Cuma Bozgeyik’in söyledikleri,
Selanik’teki Atatürk’ün doğduğu evi ziyaretten dönerken, otobüste Atatürk ile alay ve hatta hakaret eden bu AKP’li zat ne oldu?
Cuma Bozgeyik’in anlattığı bu fıkrayı buraya alamam. Çünkü bu yayın ilkem ile bağdaşmaz! Kalleşler kalleşlik yaptıkları yerde kalacaklar!
Ertuğrul Özkök’ün söyledikleri,
Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, sanırım Türk Milleti’nin kutsal saydığı üç şeyi bilmiyor olsa gerek ki, “Üç Güzel Bayrak ve Milli Marş” adlı 8 Mart 2006 tarihinde bir yazı yazdı:
“Türkiye’de milli marşın okullarda zorunlu olarak öğretilmesini gerektiren bir kanun var mı? Dün bu konuyu araştırdım ve olmadığını öğrendim.”
Özkök! Kanun olmasına gerek var mı? Bu Millet’in başından geçen olayları anlatan en güzel yapıttır “İstiklal Marşı”mız ve her Türk evladının öğrenmesi gereken bir eserdir.
Bir Milleti Millet yapan en önemli üç şey:
• Vatan’dır
• Bayrak’tır
• Milli Marş’tır
Ayrıca Milli Marş’ımız, Anayasamızın daha 3. maddesinde güvence altına alınmıştır. Siz herhalde yasaları sondan okumaya başladınız…
Yaşar Kemal’in söyledikleri,
Yaşar Kemal, pek çok defa Nobel Ödülü’ne aday gösterildi… Ama söyledikleri Orhan Pamuk kadar etkili olamamış ki Orhan Pamuk ödül alırken Yaşar Kemal de hava gazı almıştır…
13 Ocak 2007’de “Gerillanın adını terörist koyduk!” diyerek PKK’yı açıkça savunan Yaşar Kemal, Türk Ceza Kanunu’na göre, ”terör ve teröristi alenen övme” kapsamında yargılanmadı… Ama söyledikleri bununla kalmadı:
“Gerillanın adını terörist koyduk. Bundan da bir umut bekledik. Sözcükler her zaman, her koşulda değişebilir ve bir gün işe yaramaz olur.(..) Kendi halkıyla savaşan bir ülke olduk.(..) Ey milliyetçi ırkçılarımız, dünyada bir tane dostumuz varsa, o da Irak Kürtleridir.(..) Bir insana, bir halka ne yaparsanız yapın, ama onuruyla oynamayın. Bu benim gençliğimden bu yana dilimde pelesenk ettiğim bir sözümdür. Bizim yöneticiler bunun tersini yaptılar. Halka etmediklerini bırakmadılar. Yüreğim yanıyor bunları söylerken, ben bir yazarıyım çünkü bu halkın.” (Gerillanın Adını Terörist Koyduk, Hürriyet Gazetesi, 14 Ocak 2007 s.1 ve 22)
Başkent Ankara’da Nadire İçkale’nin İçkale Oteli’nde yapılan ve DTP (Demokratik Toplum Partisi), İHD ( İnsan Hakları Derniği), ve Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in ön plana çıktığı “Türkiye Barışını Arıyor” adlı toplantıya, Türkiye Cumhuriyeti Yargıtay’ına bir dönem başkanlık yapmış olan Sami Selçuk da katıldı ve konuşmaları dinledi!
Yaşar Kemal bu toplantı da böyle konuştu:
“Binlerce çiçekli bu bahçeden bir çiçeği kopararsanız bir kokudan, bir renkten mahrum kalırsınız” dedi.
Leyla Zana’nın söyledikleri,
1991 seçimleri sonrası 6 Kasım Çarşamba günü TBMM’de milletvekili yemin töreni yapılıyor… Koalisyon ortağı SHP listesinden milletvekili seçilen eski HEP (-Halkın Emekçi Partisi- tescilli hainlerin örgütü PKK’nın siyasi organı olarak çalışıyordu, 1990 yılında SHP’den ayrılan 10 milletvekili tarafından Fehmi Işıklar başkanlığında kuruldu; Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılma tehlikesine karşı 1991’de adını DEP –Demokratik Halk Partisi- olarak değiştirdi) milletvekilleri “Kürtçe yemin” ediyordu…
TBMM’ye gelen Leyla Zana, Hatip Dicle ve beş arkadaşı, PKK’yı simgeleyen renklerden oluşan yaka mendilleri, saç bandı ve PKK rozetleri taşıyorlardı!…( Erkek milletvekillerinin ceketlerinin mendil ceplerinde PKK bayrağının rengini taşıyan sarı-yeşil-kırmızı renklerden oluşan mendiller, yakalarında ise PKK rozetleri, Leyla Zana’nın başında da aynı renklerden örülmüş bir bant ve yakasında da iğnelenmiş bir mendil bulunuyordu. Hatta Diyarbakır SHP milletvekili ve Divan üyesi Sedat Yurttaş yakasında da PKK rozeti vardı.)
Leyla Zana Genel Kurul’da İstiklal Marşı okunduktan sonra, salona girdi. Ayrıca Aykut Edibali, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan da İstiklal Marşı okunduktan sonra Genel Kurul salonuna girdiler… Leyla Zana’ya yemin sırası geldiğinde, önce Hatip Dicle kürsüye çıktı ve aynen şunları söyledi:
“Biz ve arkadaşlarım bu metni, Anayasa baskısı altında okuyoruz!”
Bu sözlere SHP ve özellikle ANAP sıralarından hiçbir tepki gelmedi. DYP milletvekilleri ise masalara vurularak, sürekli olarak protesto ettiler. Hatip Dicle’yi konuşturmadılar.
Hatip Dicle, milletvekili yemin metnini iki kez okudu ve her defasında “Anayasamıza aykırı olarak” eklemeler yaptı ve yemini geçersiz sayıldı. Saat 18:14 sıralarında kürsüye gelen Leyla Zana ise “Kürtçe yemin etti ve sonunda Kürtçe slogan attı!..”
Leyla Zana’nın Kürtçe ne dediğini kimse anlamadı. Katipler de Kürtçe bilmediği için zabıtlara
“Leyla Zana anlaşılmayan bir dilde bazı kelimeler kullandı!” diye geçirdi…
Tüm bunların yaşanmasının nedeni, yani bu PKK’lı teröristlerin Türk Ulusu’nun Meclisi’ne girmelerinin sebebi, SHP’nin HEP’lilerle koalisyona gitmeleridir. SHP’nin başında oturan İsmet Paşa’nın oğlu Erdal İnönü her ne pahasına olursa olsun meclise girmek istiyordu… Sonunda bu amacına ulaştı. Bu nedenle parti içindeki liderlik yarışında muhalifi Deniz Baykal’a karşı Ocak’ta toplanacak Olağanüstü Kongre’de bir tek oya bile ihtiyacı vardı. İnönü, oy kaybına uğramamak için HEP’liler ne yaparsa yapsın onlara şirin gözükmek istiyordu… Yani oy karşılığı ülkenin bütünlüğüne resmen kastediyordu!
Leyla Zana bilindiği gibi “Bölücü terör örgütüne üye olmak ve devletin bölünmez bütünlüğünü bozmak” suçundan mahkum olmuştu…
Ama daha önce Cumhurbaşkanı Özal’ın geleneksel yılbaşı resepsiyonlarının birincisi 8 Ocak 1992 Çarşamba akşamı Çankaya Köşkü’nde verdiği yemeğe katıldılar…
Yani dağdaki haydut, eli kanlı teröristler meclise girmekle kalmadı, Atamızın ikamet ettiği köşke, Çankaya’ya da adım attılar!!!
Hatip Dicle’nin söyledikleri,
SHP’nin milletvekili Hatip Dicle, “Türkiye’yi böleceklerini” ve “bağımsız bir Kürt Devleti kuracaklarını” yurt dışında açıkları.
Dicle, Belçika’da yayınlanan Le Libre Belgigue Gazetesi’ne verdiği demeçte,
“1923’ten bu yana ulusal Kurtuluş Savaşı verdiklerini, Lozan Antlaşması’nın Kürdistan’ı böldüğünü, bir Kürt Kürdistan’ı olmadığını” söyledi…
Ayrıca;
“Türkiye’ye NATO silahı vermeyin. Türkiye NATO silahını Kürtlere karşı kullanıyor. Bu silahları Türkiye’ye vermemek lazım. Silahı sevmeyiz ama kendimizi savunmak için bizim silahlanmamız lazım. Barış ve siyasi çözümden yanayız. Türkiye’nin gelip bizimle konuşması lazım. Ben ve 21 Kürt arkadaşım, her an ölüm cezasına çarptırılabiliriz. Türkiye Parlamentosu’ndayız ama parlamentoda demokratik tartışma ortamı yoktur. Alernatif yok. Silahlı gerillayı desteklemek zorundayız.”
Değerli arkadaşlar,
Bunca konuşmayı bir araya derledim… Görüyorsunuz! Öylesine bir demokrasi ve ifade özgürlüğü var ki ülkemizde, herkes konuşuyor… Ama konuştuklarının cezasını çekmeye gelince nedense hep Avrupalı medeni(!) ağabeylerine sığınıyorlar, gözyaşı döküyorlar… Ceza alıyorlar AB affedin diyor…
Teröristler Türkiye Meclisi’ne giriyor, çıkar uğruna… Ne olmuş güzelim Vatanıma? Ne yapmışlar? Bunlar gizli kapaklı olan olaylar değildir. Bunlar alenen olmuş, yaşanmış olaylardır… İşte buraya da bunları yazıyoruz ki Türk Milleti’ni hala aptal olarak görenler utansın, Millet’i cahil görenler utansın!
Biz Türkler her devirde uygarlığa örnek olmuş bir milletiz! Dünya bizimle medeniyete ve kültüre ulaşmış! Ancak kendilerini çok ileri sayan Avrupalılar bizzat teröre destek vermişler, terör yaratmışlar, sırf para, güç uğruna dünyadaki tüm insanlığı kirli oyunlarına alet etmişlerdir! Bunun acı bilançosu ise iki Dünya savaşı ile özetlenebilir:
- Dünya Savaşı; Batılı devletlerin çıkardığı bu savaşın sonucunda 50 milyon kişi ölmüştür…
- Dünya Savaşı; Yine Batılı (sözde medeniyet abideleri) devletlerin çıkardığı bu savaşın bilançosu ise 30 milyon kişidir…
Evet neyse yine dönelim konumuza… Ülkemiz tam bir haklar ve özgürlükler cenneti! Diğer Avrupalı Devletlerin yasalarını inceledikten sonra hayretler içinde kalmamak mümkün değil! Bizim sözde aydınlarda yukarıda saydığım kişilerin ceza almasından pek bir muzdarip! Neymiş efendim! Tam özgürlükmüş… Neymiş efendim sınırsız ifade özgürlüğüymüş… Yahu siz hiç sınırsız özgürlük diye bir şey gördünüz mü ki? Bize ilkokuldan beri kişi hak ve özgürlüklerimizin, bir başkasının hak ve özgürlüklerinin başladığı yerde bittiği öğretilmedi mi? Siz hangi sınırsızlıktan bahsediyorsunuz?
- Atatürk’e, O eşsiz kumandanın eserlerine sövmek mi ifade özgürlüğü?
- Türk’e, Türklüğe sövmek mi ifade özgürlüğü?
- Türkiye’ye, Devlet’in bölünmez bütünlüğüne, Ulusal Egemenliğe karşı çıkmak mı ifade özgürlüğü?
- Şehitlerimize, gazilerimize sövmek mi ifade özgürlüğü?
- Gece biz rahat rahat ”yan gelip yatalım” diye nöbet tutan askere, orduya, kumandanlara sövüp, teröristleri övmek mi ifade özgürlüğü?
- Terörist başlarına, bölücülere, vatan hainlerine, hükümet şakşakçılarına, Yahudi uşaklarına, ABD hayranlarına, ABperestlere ödüller vermek, veren elleri alkışlamak mı ifade özgürlüğü?
Kahrolsun böyle ifade özgürlüğü… Olmaz olsun!
O sizin çok övdüğünüz Avrupa Birliği Devletlerinin yasalarına bir bakalım şimdi, nedir bu ifade özgürlüğü hangi ülkede ne kadar var?
Fransa
Avrupa Birliği Kurucu Üyesi,
Fransız yasaları;
- Dinci ve ırkçı nefreti ifade eden yazı yazılmasını yada halka bu yönde konuşulmasını yasaklamıştır.
- Nazi Almanya’sında Yahudi soykırımı (Holocaust) yağıldığını inkar etmeyi yasaklamıştır.
- Türkiye’nin Ermeni Soykırımı yapmadığını söylemek yasaklanmıştır.
- Kişilere cinsel tercihleri nedeniyle nefret içeren söz söyleme ve yazı yazma yada şiddet uygulama, hapisle cezalandırılacak bir suçtur.
- Hükümet, yayın ruhsatı bulunan radyo ve televizyon kanallarına bile kısıtlama getirme hakkına sahiptir.
- Devletin resmi belgelerinde ve yayınlarında, Fransızca’nın dışında bir dile ait kelimelerin kullanılması yasaktır. Ayrıca, ticari söylemlerde, yani reklamlarda da Fransızca dili dışında bir dilin kullanılması yasaktır. (Ama nedense bize gelince diğer dillerde eğitim hakkı, bilmem ne hakkıyla Türkçe yok edilmeye çalışılıyor! Devletin bakanlıkları bile İngilizce yayın yapıyor, rapor hazırlıyor. Size ilginç bir anekdot daha: Diyarbakır Belediyesi’nin Internet sayfası Türkçe, İngilizce ve Kürtçe…)
Almanya
Almanya AB üyesidir.
Alman Anayasasında;
- Kişisel hakaretler ve nefret söylemleri (Volksverhetzung) yasaktır.
- Neo-Nazi propaganda ve Gamalı-Haç gibi Nazi sembollerinin kullanılması yasaktır.
Polonya
Polonya AB üyesidir.
- Katolik Kilise’sinin dinsel görüş duygularına hakaretin cezası ya hapse çarptırılmak yada en az bir gün gözaltında tutulmaktır.
İrlanda
İrlanda da AB üyesidir.
- İfade özgürlüğü, kamu düzenini ya da kamunun ahlakını bozacak ya da Devletin otoritesini sarsacak biçimde kullanılımaz.
Vay anasını!
Herifler de öyle bir özgürlük var ki;
- Devlet’e, Devlet’in kurucusuna/kurucularına, kurtarıcılarına sövebilirsin!
- Ülkeyi bölebilecek yayın yapabilirsin!
- Kendi milletine de sövebilirsin!
- Dilini de, kültürünü de yerden yere vurabilirsin…
İşte o sizin hayran olduğunuz uygar(!) devletler ve yasalarındaki “ifade özgürlüğü”…
Bizim bu yukarıda saydığımız kişilerin, Orhan Pamuk, Hrant Dink, ve Leyla Zana, ortak bir yönü var…
Ne olduğunu merak ediyor musunuz?
Orhan Pamuk, yukarıda belirttiğimiz sözlerinden sonra “Nobel Ödülü” aldı…
Hrant Dink, yukarıda belirttiğimiz sözlerinden sonra Norveç Edebiyat ve İfade Özgürlüğü Akademisi tarafından 13 Ekim 2006’da “ödüllendirildi.”
Leyla Zana, Avrupa Parlamentosu’ndan “Sakharov Barış Ödülü” aldı. (Zana’ya ödül 1995’te verilmişti ama o yıllarda hapiste olduğu için ödülü 9 yıl sonra 2004’te aldı.
Yani Devletimizi bölmek parçalamak isteyenler ödüllendirildi! Kim tarafından?
AB… Yani Avrupa Birliği Devleti!
Türkiye, Avrupa Birliği’nin sanki daimi üyelik adayı… Sonu gelmez! Tam anlamıyla bitmeyen oyun!
Yukarıda belirttiğim kişiler Avrupa Birliği’nden ödül aldılar. Peki ya diğerleri?
Diğerleri de sıradalar… Merak etmeyin onlarda çalışmalarının karşılığını alır! Bol bol ödül var zaten hepsine yeter…
Birde sözde Ulusalcı ve Atatürkçü geçinen bazı Cumhuriyet gazetesi yazarlarına bikaç şey söylemek istiyorum…
Mesela Başta Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlhan Selçuk’a!
Orhan Pamuk’a ve Hrant Dink’e dava açıldığında, köşesinden;
“Pamuk’un ve Dink’in cezalandırılmalarına tümüyle karşıyız” (Bir Bardak Suda Fırtına.., İlhan Selçuk, Pencere, Cumhuriyet Gazetesi, 14.10.2005) diyen Selçuk…
Sonra yine bir Cumhuriyet Gazetesi yazarı Oral Çalışlar’a;
“Hrant’ın mahkum olan yazısında ne söyleyip ne söylemediğini tartışmayacağım. Sonuç olarak düşüncesini söylemişti. Bu düşünceler bir kısım insanın hoşuna gitmeyebilir.”
…
“Düşünce ülkemizde hala suç olmaya devam ediyor. Hala yazanlar, çizenler, konuşanlar, sırf düşündüklerini söyledikleri için yargılanmaya ve mahkum olmaya devam ediyor.” (Arkadaşım Hrant Dink, Cumhuriyet, 08.10.2005) diyerek nesnellikten çok öznel bir yaklaşımla “ifade özgürlüğünü kullanan Çalışlar..
Fethullahçı Atatürkçü(!) Profesörümüz Toktamış Ateş’e;
“Hrant Dink’in 6 ay mahkumiyetine yol açan yazısını okumadım. Fakat Türklüğe hakaret ettiğini hiç sanmıyorum.
…
Orhan Pamuk’un o talihsiz beyanatı neden verdiğini anlayamadım. Zaten o zaman, bu konudaki “bilgi eksikliğini” vurgulamıştım. Ancak “Orhan Pamuk bazı şeyleri yanlış biliyor ve gereksiz konuşuyor.” Diyerek, Orhan Pamuk’u mahkum etmenin anlamı olduğunu da düşünmüyorum. Eğer bu ülkede düşünce özgürlüğü varsa insanların, doğru yada yanlış, her türlü düşüncelerini dile getirme özgürlüğü olduğunu düşünüyorum.” (Düşünce Özgürlüğü ve Hrant Dink” Arayış, Cumhuriyet, 11.10.2005) diyerek tam bir laf salatası yapmış olan ve söylediklerinden kendisi de bir şey anlamayan profesörümüz Ateş’e..
Cumhuriyet’in baş yazarı Ali Sirmen’e,
“Özgün görüşlerini savunan, gazeteci Hrant Dink 2005 yılında, Türklüğe hakaretten, 6 ay hapis cezasına çarptırıldı, cezası 6 ay ertelendi. Hrant Dink kendine özgün görüşlerin ve cesur tavırlarıyla, çok kişiye, hatta kimi zaman artık bir avuç kalmış Ermeni cemaatinin kimi üyelerine de aykırı bir insan.
…
Şahsen ben, “1.5 milyon Ermeni’yi kestik” diyen Orhan Pamuk’un bu sözlerinden çok, velev ki, belgesiz ve dayanıksız olsun, bu fikri açıkladığı için kovuşturulmasını toplum için tehlike olarak görüyorum.” (Atilla İlhan’dan Hrant Dink’e Türkiye, Cumhuriyet, 13.10.2005)
Yine bir Cumhuriyet yazarı Zeynep Oral’a,
“Lafı dolandırıp durmayayım: Hayır, asılacağından falan değil, sırf mahkum olduğu için günlerdir Hran dink ile atıyor kalbim.
…
Orhan Pamuk hakkında “Türklüğü alenen aşağılama” suçundan, üç yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.
Evet birileri Türkiye’yi ve Türklüğü fena halde alenen aşağılıyor… Ama kim?
Dilerim şu günlerde Hrant Dink’le ve Orhan Pamuk’la karşılaşmam… Karşılaşmam ki, özgürlüğümden utanmayayım!” (Özgürlüğümden Utanmak, Esintiler, Cumhuriyet, 16.10.2005) diyen ama diğer arkadaşlarıyla nesnel bir inceleme yapmaktansa gene öznel ve duygusal bir açıklama yapmayı yeğleyen Oral’a..
Cumhuriyet gazetesi yazarı Vecdi Sayar’a,
“Önceki gün, bir grup arkadaş Hrant Dink’i ziyarete gittik, Agos Gazetesi’ne. Dostluğundan her zaman gurur duyduğum Ermeni bir yurttaş, seçkin bir aydının “Türklüğü aşağılamaktan” hüküm giymesine tepkisiz kalamazdık elbette.
…
Şimdi de, Orhan Pamuk benzer suçlamalarla karşı karşıya. Umarım, uluslar arası yazar örgütleri ve Avrupa Birliği’nin uyarıları etkili olur da benzer bir akıbetle karşılaşmaz Pamuk.” (Çok İşler Oldu İstanbul Şehrinde, Kedi Gözü, Cumhuriyet, 14.10.2005) diyerek Avrupa Birliği’nin zaten içişe olan ilişkilerimize daha da baskı yapmasını isteyen, tüm devletlerin yıkımlarında baş neden olan azınlıklar üzerinden siyaseti yeniden hortlatmaya çalışan şu cümlelerle Sayar’a…
Görüyorsunuz ya, profesörler bile bu ülkede okumuyorlar, okumadıkları yazı hakkında fikir beyan ediyorlar! Böyle olmamıştır da şöyle olmuştur… Yapmaz canım, yapmaz kesinlikle! Sanki çocuklarının kötü bir işe bulaşıp, sonra haber verildiğinde “hayır benim çocuğum öyle biri değil, yapmaz kesinlikle” diye kol kanat geren ebeveynler…
Ne günlere düştük?
Sizler bu ülkenin “aydın” kişilerisiniz… Oturmuşsunuz size verilen “ifade özgürlüğü” denilen şeylerden yararlanıyorsunuz. Hem de teröristlerin ve bölücülerin kullandığı “ifade özgürlüğünden”…
Yazın çizin bakalım belki size de bir “ödül” verirler…
Yazı kategorisi: ABD Uşakları, Anavatan Partisi, Avrupa Birliği Devleti, Elif Şafak, Ertuğrul Özkök, Genel, Hatip Dicle, Hrant Dink, Leyla Zana, Orhan Pamuk, PKK ve Kürdistan Meselesi, Sözde Ermeni Soykırımı, Turgut Özal, Yaşar Kemal, İçimizdeki AB Yalakacıları | 9 Yorum »
Türk Olmak!
Yazan: vatanhainleri Haziran 26, 2007
Değerli okuyucularım,
Bugün size bir hainliği tescil etmeyeceğim… Ancak kendimizi ne olarak görmek istediğimizi ve gerçekte ne olduğumuzu anlamaya çalışmamız gerek!
Bugün devletimize olduğu kadar, tarihimize, kültürümüze ve dilimize sahip çıkmalıyız! Aksi taktirde emperyalistlerin gölgesi altında köle olarak, Ulus bilincinden yoksun yaşarız…
İngiliz Başbakanı William Edwart Gladstone;
“Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da yok etmeliyiz. Türklerin yaptıkları kötülükler yalnız bu suretle ortadan kaldırılabilir; kendileri yok olmakla..”
İzmir’i işgal edildikten sonra Yunan Metropolit Hrisostomos;
“Asker evlatlarım, Elen çocukları!
Bugün ecdat topraklarını yeniden fethetmekle, İsa’nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz. Bu uğurda ne kadar Türk kanı döküp, içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız. Ben de bir bardak Türk kanı içmekle onlara karşı kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım. Haydi, buyurunuz, bütün Azizler sizin arkanızda olacak. Atalarınızın toprakları sizleri bekliyor.”
Lord Curzon;
“Türkler Avrupa’dan atılmalıdır. Amerikalı senatör Lodge’un dediği gibi İstanbul Türklerden tamamen alınmalı, bir veba tohumu olan, harplerin yaratıcısı, komşuları için bir küfür olan Türkler Avrupa’dan silinmelidir.”
Jean Louis Carra;
“Türkleri Avrupa’dan kovmak gerekir. Ancak önce taksim konusunda anlaşılmalıdır.”
Martin Luther;
“Bugün Türklerin ayakları altında ezilip inleyen Hıristiyanlar, zamanı gelince onları yargılayıp, cezalandıracaktır. Türk ordusu şeytan ordusudur.”
27 Şubat TV8 Pazar Sohbetleri adlı programda Mehmet Ali Birand;
“Türkiye AB’ye girmeyi başaramazsa, eski milliyetçi fikirler hakim olur, kötü günler geri gelir… Allah’tan üye olursak, temel kararları Türkiye vermeyecek, Avrupalılar verecek, çünkü biz beceriksiziz.”
Evet… Türkler sözde medeniyet abideleri olan Avrupalı insanlara ve bunlara aldanmış Türk(!)lere göre, barbar, asi,beceriksiz, hastalık insanlar!
Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk ise Türklere atılan tüm bu yalan ve iftiralara tek kalemde şu karşılığı veriyordu;
“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir seçkin varlığın yüksek belirlemesine, sahne oldu. Bu sahne 7 bin yıllık, en aşağı, bir Türk beşiğidir. Beşik, doğanın rüzgarlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk, doğanın yağmurlarıyla yıkandı; o çocuk gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları doğanın babası tanıdı; onların oğlu oldu. Bir gün o doğa çocuğu, doğa oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlayan güneştir.” (Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk’ün fikir ve Düşünceleri, Genişletilmiş 2. Basım, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2005, s.301)
Batılılar, yukarıda belirttiğimiz sözlerinden yola çıkarak, bir “kültür emperyalizmi” oluşturmuşlardır. Kurdukları üniversitelerde bilim ve araştırma üreterek tüm dünyaya kendilerine göre bir kültür, tarih ve dil biçmekteler.
Ama işe yarıyor mu diye soracak olursanız evet işe yarıyor. Bugün ülkemizdeki ders kitaplarına bir bakın… Türk tarihi acaba kaç yılında başlıyor? Tarih kitaplarında “1071 Malazgirt Savaşı”nı “Anadolu’nun Türklere açılması olarak” anlatmıyor mu?
Ama Başkumandanımız Atatürk yukarıda alıntıladığımız konuşmasında Türklerin Anadolu’da 7000 seneden beri bulunduğunu söylemiyor mu:
“Bu sahne 7 bin yıllık, en aşağı, bir Türk beşiğidir.”
Batı “11. Yüzyıldan önce Anadolu’da Türk yoktur.” Diyor bizde bunu ders kitaplarına geçiriyoruz…
Ancak tarih bilimi; Anadolu’da ön Türk kültürüne ait bulguların geçmişinin 9 bin yıl öncesine kadar dayandığını ve Türk’ün 15 bin yıl yaşında olduğunu ortaya koyuyor; yani Atamız 90 yıl önce bize bir gerçeği anlatıyordu…
Peki anlatıldığı gibi Türkler barbar mı? Medeniyetin hastalığı mı?
Milattan önce 3200’lerden Milattan sonra 10. yüzyıl ortalarına kadar uzanan çok geniş bir zaman dilimi içersinde Türkler medeniyete çok önemli katkılarda bulunmuştur.
Tarihte bilinen en eski Türk Kavmi Hunlar değildir ve Türk Tarihi Hunlar ile başlamaz.
Tarihimizde kurduğumuz devletler arasında “Türk” adını taşıyan ilk siyasi yapılanma, “Göktürk Devleti” değildir. Akad çivi yazılı belgelerden anlaşıldığı üzere, günümüzden yaklaşık 4200 yıl önce Doğu Anadolu’da kurulmuş olan “Türki Krallığı”, “Türk” adını taşıyan en eski Türk devletidir.
Milattan önce 2000 yıl başlarında Asur çivi yazılı kaynaklarda da, sık sık “Turukkular” adı verilen bir kavimden bahsedilmektedir. Gördüğünüz gibi burada da “Türk” adı mevcuttur.
Sümerlerin filolojik, antropolojik teolojik ve arkeolojik belgelerle, en eski Türk kavimlerinden biri olduğu kanıtlanmıştır. Böylece anlaşılabilir ki, yazıyı icat etme onuru da Türklere aittir.
“Emekte ve nimette müştereklilik” olarak özetleyebileceğimiz ve “Teokratik Sosyalizm” yada “Manet Sosyalizmi” denilen rejimi ilk tasarlayan ve uygulayanlar da Sümerlerdir. Yani ilk sosyalist rejimi oluşturanlar Türklerdir.
Mezopotamya’da Milattan Önce 2650-2550 yılları arasında tarihlenen “Er Sülaleler II” devrinde, Sümer kentlerinde din ve devlet işleri birbirinden ayrılarak, dünya tarihinin ilk “laik” devlet sistemi meydana getirilmiştir. Kısacası “laik” sistemin kökü Antik Yunan’a değil, Antik Türklere aittir. Görüyorsunuz ya bizim kültürümüzü çalıp, benimseyenler şimdi medeni, hala “laik” sistemi savunan ve yaşatan Türkiye ise geri bir ülke oluyor… Kültürümüze sahip çıkmalıyız!
Devam edelim…
Gelenek hukukunu yazıya döken ilk toplum da Mezopotamya’da yaşayan Sümerlerdir. Urukagina Kanunları (MÖ. 2375), Ur-Nammu Kanunları (MÖ. 2060), Ana İttuşu Kanunları (MÖ. 2060-1960) ve Lipit-İştar Kanunları (MÖ. 1900), Sümerce olarak kaleme alınmış olan kanunlardır, ayrıca ilk yazılı kanunlardır. MÖ. 1750 olarak tarihlenen Babil Kralı Hammurabi kanunları ise gördüğünüz gibi binlerce yıl sonra oluşmuştur. Dahası Babil Kralı önceki yasaları ilham ve kaynak olarak almıştır.
Mezopotamya medeniyetlerinden olan Kas’ın ve Elamlar’ın da Türklerle akraba oldukları ispatlanmıştır. Bunun delili olarak iki kavmin de, Türkçe’ye çok yakın hatta aynı dili konuşmaları gösterilir.
Ayrıca Sümerler, sütun, kemer ve kubbe gibi mimari yapıları Batı’dan 5000 bin yıl önce kullanmıştır. Böylece tarihe de mimari alanda pek çok eser bırakmıştır. Mısırlıların yaptıkları piramitler, Sümerlerin yaptıklarından yüzyıllarca sonradır ve Sümerlerin tapınak ve mabetleri Mısırlılarınkinden çok daha büyüktür.
Mezopotamya’da Milattan Önce 2350-2150 yılları arasında büyük bir imparatorluk olan Akadlar’ı yıkan Guti’ler (Gud’lar) yani Oğuzlar olduğu, dolayısıyla Oğuz Türklerinin tarihinin günümüzden binlerce yıl öncesinde başladığı kanıtlanmıştır.
Anadolu, 1071 Malazgirt Savaşından sonra Türkleştiğini söylemek tamamen akla ve mantığa aykırı olduğu kadar tarihe, bilime de aykırıdır. Türklerin Anadolu’daki varlıkları Milattan Önce 6000 yıldan daha eskidir.
Çünkü, yazılı kaynaklara göre, Milattan Önce 3000 yıldan itibaren Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşadıkları kanıtlanan Hurriler’in Türk olduğu anlaşılmıştır. Bölgede Milattan Önce 5000-3000 yılları arası olarak tarihlenen Neolitik kültürün de Huri Türklerinden kalma olduğu açıklanmıştır.
Milattan Önce 9. ve 6. yüzyıllar arasında Van Gölü ile İran’ın Urmiye Gölü arasındaki topraklarda yaşayan ve bu toprakları vatanları olarak kabul eden, Urartular da Hurriler’in torunlarıdır ve bölgedeki Türk varlığını devam ettirmiştir.
Görüyorsunuz ki bölgede çok eski bir varlıktır Türkler. Bugün sözde Kürdistan masalları ile başkalarına verilmek isteniyor atalarımızın toprakları… Varın siz düşünün.
Anadolu’dan İtalya’ya göç eden Troyalılar ile Avrasya’dan göç eden Saka Türkleri, İtalya’da karışıp kaynaşmışlar ve Sonucunda Etrüskler yada Tursaklar adı verilen kavmi meydana getirmişlerdir. Roma İmparatorluğu bu kavime çok şey borçludur.
Tarihe Hititler yada Atamızın deyişiyle Etiler olarak geçen Türk topluluğu, Bronzu keşfederek bunu alet yapımında kullanmıştır.
Ayrıca tarımı ve tekerleği bulan topluluklar da Türk soyundan gelmektedir.
Yani sözün kısası Türkler, yazıyı, ilk yazılı yasaları, mahkemeleri, para kullanan, ilk okul açan, tekerleği, bronzu vb. bulan ilk ulustur.
Bugün çoğu bilim adamının kabul ettiğine göre, Aztek, Maya, İnka, Toltek, Zapotek, Olmek, Kızılderililer, Sümerler, Etiler, Oğuzlar, Akadlar, Troyalılar, Asurlular, Macarlar ve Finliler Türk soyundan gelmektedirler. Ayrıca Almanların ve İtalyanların Türklerle oldukça benzerliği vardır. Çünkü bu iki toplumun bulunduğu coğrafya, tarihte Türk göçlerine sahne olmuştur…
Gördüğünüz gibi biz Türkler tarih boyunca yüksek bir kültür ve medeniyet sahibi insanlar olmuşuz. Batılıların cahilliği, geri kalmışlığı, sahteciliği bizim üzerimize yıkmaları anlaşılabilir. Çünkü onlar bunca şeyin Türkler tarafından yapıldığını bilmektedirler. Bizleri medeniyet dışarısında gösteriyorlar ve bunca kültür mirasının üzerine kendileri konuyorlar. Bizim bilim adamlarımız da her şeyin kökenini ya Antik Yunan!a dayandırıyorlar, yada Rönesans ve Reform hareketlerine…
Atamızın dediği gibi;
“Büyük devletler kuran atalarımız, büyük ve geniş kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuşlardır.
Bunu aramak, incelemek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizim için bir borçtur.
Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”
Yazı kategorisi: Avrupa Birliği Devleti, Genel, M. Ali Birand, İçimizdeki AB Yalakacıları | 1 Yorum »
BU NE KÜSTAHLIK?
Yazan: vatanhainleri Haziran 9, 2007
Sitemize 100000 tıklamanın onuruna bir yazı yazacaktım… Ancak posta kutuma gelen bir e-posta ile fikrimi değiştirdim!
Birileri Büyük Türk Milleti’nin KANIYLA ÇİZİLMİŞ OLAN KIRMIZI SINIRLARINI BİR KUKLA DEVLETİN UĞRUNA YOK ETMİŞ!
BU NE KÜSTAHLIK!! BU NE KENDİNİ BİLMEZLİK! SEVGİLİ OKURLARIM! VERECEĞİM BU SİTEYE PROTESTO MESAJLARI ÇEKİNİZ! İNGİLİZCE, FRANSIZCA, ALMANCA BİLEN ARKADAŞLARIMIZ BU DİLLERDE YAZDIKLARI PROTESTO MESAJLARINI ÇEVİRSİNLER!
SİTE ADERSİ http://www.eurominority.org/
SÖZDE SİTE KÜRDİSTANI BÖLÜCÜLÜK TARAFTARLARINA EKLEMİŞ ANCAK BÖLÜCÜLÜĞÜ KENDİSİ TÜRKİYE’NİN TOPRAKLARINI KÜRDİSTAN OLARAK GÖSTEREREK YAPMIŞ!
BU HARİTA DA TÜRKİYE’NİN SINIRLARI DİĞER AVRUPALI DEVLETLERİN YANINDA YARISI KALLEŞÇE BAŞKA BİR ADLA VERİLMİŞTİR! BUNU DERHAL ENGELLEYİNİZ! HER DUYARLI TÜRK VATANDAŞININ YAPMASI GEREKEN ŞEY BU SİTEYE MÜMKÜN OLDUĞU KADAR ÇABUK BİR PROTESTO MESAJI ATINIZ!
BU ADRES İSE SÖZDE TÜRKİYE’Yİ VE TÜRKLERİ TANITAN ADRESTE:
http://www.eurominority.org/version/eng/minority-detail.asp?id_minorities=262
HAYDİ ARKADAŞLAR İŞ BAŞINA!
ÜLKEMİZİN SINIRLARINI KANLA ÇİZDİK MÜREKKEPLE KARALAYAMAZLAR!
Yazı kategorisi: Avrupa Birliği Devleti, Genel, PKK ve Kürdistan Meselesi | 8 Yorum »
7 canın, 7 Halk cocuğunun yakınlarının acıları BİZİM ACIMIZ….
Yazan: vatanhainleri Haziran 8, 2007
Meclis kapanıyor, listeye de girememiş, bir daha oturamıyacağı koltuk için ağlıyor…
Yazıklar olsunnnnn.. Derken, Adapazarından görüntüler geldi ekrana… Ahmet Kaya fotoğraflı tişört giyen iki-üç genç linç edilmeye çalışılıyor…
Emniyet güçleri onları kaçırıp sorguluyor linç girişiminde bulunanlar serbest. Olmuyor.. Böyle olmamalı…
O iki genç değilki bizim duşmanımız…
Onlar bizim kardeşlerimiz… Onlar bizim zenginliğimiz…
Düşman karıştırılmamalı…
OYUNA GELMEMELİYİZ…
Senoryoyu yazanların istediği zaten bu….
Kardeş kardeşi vursun…
BIR KEZ DAHA AYNI OYUNA GELMIYECEĞİZ.
12 Eylül öncesi yaşadık ve izledik biz bu filmi…
14 Nisan da Anıtkabir’de, Sonra Çaglayan da, Edremit’te, Çanakkale’de, İzmir’de, Samsun’da, Manisa’da, Samsun’da, Denizli’de kısaca tüm Türkiye’de bayrağını eline alıp gelen tüm halkımız AYNI OYUNA GELMİYECEĞİNİ ANLATMAK için kol kola, omuz omuzaydı… Gerçek düşmanın, TÜRKİYE, TÜRKLERE BIRAKILAMAYACAK KADAR ÖNEMLI diyenlerin, TÜRKLER ORTA ASYA STEPLERİNE SÜRÜLMELÜ diyenlerin kim olduğunu bildiğimizi haykırmak için,YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİNİN kimler olduğunu, Ali Kemal’lerin, MANDACILARIN kimler olduğunu haykırmak için, Kısacası, SEVR’i tekrar bize dayatmaya çalışanlara karşı,
ULUSAL ONURUMUZA SAHİP ÇIKMAK ve BU ÜLKENİN SAHİPSİZ OLMADIĞINI Haykırmak için doldurduk o meydanları…
Bundan sonra hiç birşey eskisi gibi olmamalı. Kısa dönemde hesabı SANDIKTA GÖRMELİYİZ…
MUTLAKA OYUMUZU KULLANMALI, ve OYUMUZUN SAHİBİ OLARAK HESABINI BİZİ YÖNETMEYE ÇALIŞACAKLARDAN HER FIRSATTA SORMALIYIZ!!!
OYUMUZU kullanıp bir köşeye çekilmek, bir dahaki seçime kadar beklemek yok ARTIK. BU ÜLKENİN İÇERDEKİ VE DIŞARDAKŞ DÜŞMANLARINI, İŞBİRLİKÇİLERİNİ BİLECEĞİZ,
DOSTLARIMIZLA KUCAKLAŞACAĞIZ, DAYANIŞMA İÇERSİNDE OMUZ OMUZA OLACAĞIZ.
Yılgınlık yok….Tarih bize göstermiştir ki Anadolu toprakları bizden başkasına yar olmamıştır. Eskiden böyleydi…Şimdi de böyle… Bundan sonrada böyle kalacak…
Kalbi bu ülke için çarpan tüm dostlara selam olsun…
Sevgi ve Saygılarımla,
Mehmet Demirkol
Yazı kategorisi: Genel, PKK ve Kürdistan Meselesi | 2 Yorum »
Türkiye Satılıyor mu?
Yazan: vatanhainleri Mayıs 29, 2007
Türklerin dışında hemen herkesin hak iddia ettiği Türkiye toprakları emperyalizmin öncelikli hedefidir. Bu siyasal çullanışın nihayetinde ise Sevr’i yeniden hortlatmak ve Türkiye’yi parçalama gayesi esas alınmıştır.
Mr. Recep Tayyip Erdoğan’ın görev aldığı Büyük Ortadoğu Projesi’nden, Büyük Kürdistan hayaline, Büyük İsrail Projesi (Arz-ı Mevud)dan, Megalo İdea’ya, Yeşil Kuşak Projesi’nden, Kültürel Mozaik saçmalığına kadar, tamamı, buram buram ihanet ve entrika kokan sözüm ona bu projeler birer ahmaklık dizinidir.
Milletlerarası arenada oynanan bu tiyatronun maddi alt yapısı ise AB adıyla oluşturulan yeni emperyalist bloğun oyunlarıyla örtüşmektedir.
Mevcut siyasi iktidar ve sözde muhalif parti AB hedefine şuursuz ve salyalar akıtan bir histeri nöbetiyle kilitlenmiş ve deli danalar gibi uçurumun kıyısına doğru koşmaktadadır.
Tahkim Yasası, İdamın kaldırılması, İkiz Yasalar, Eve Dönüş Yasası, Mahalli İdareler Yasası, Kamu Yönetimi Temel Yasası, Mahalli Dilde Yayın Düzenlemeleri, Apartmanlara İbadethane açılmasına izin verilmesi, Leyla Zana ve arkadaşlarının serbest bırakılmaları, Ruhban Okulu ve Ekümeniklik tartışması, Milli Eğitim Müfredatının değiştirilmesi ve nihayetinde yabancılara toprak satışının serbest bırakılması bu oyunun bir parçası.
Sistematik bir şekilde Türk’ü öz yurdundan kovma ve onu vatansızlaştırma projesinin ayaklarıdır.
Oysa ki vatan, Türk’ün yaşam gayesidir. Türk için vatan kuru bir toprak, toprak da onun için herhangi bir meta değildir. Vatan Türk’ün herşeyi ve tamamen kendisidir. Türk’ün yüksek tarihi vatan ve toprağın kutsallığına ilişkin destanlarla doludur.
Orta Asya’da Büyük Hun İmparatorluğu zayıflamış ve Çinliler karşısında zor durumda kalmıştır. Bunun sonucunda Çinlilerle bir barış anlaşması yapma gereği duyulmuştur.
Ancak Çinliler barış için Mete Kağan’a ağır şartlar öne sürmüşler, başta atı olmak üzere kendisine ait bütün özel şeylerini talep etmişlerdir. Mete Kağan hepsini birer birer vermiştir.
Sonunda Çinliler bununla da yetinmeyerek, sınırda küçük bir arazi parçasını talep ettiler. Burası hiç bir işe yaramayan kurak ve kumlu bir topraktı. Ancak bu duruma Mete Kağan son derece sert tepki göstererek, şöyle dedi;
“Benden ne istedinizse verdim. Atımı hatta evdeşimi bile verdim çünkü benimdir. Ancak bu toprak benim değil, milletimindir. O toprağı korumak için savaşır, bu uğurda canımı da seve seve veririm.”
Vatanın kuru bir toprak parçası olmadığına, onun Türk’ün namus saydığı. alınıp satılamadığı, değiş tokuş edilemeyeceği gerçeğine dair tarihi realitedir.
Ancak günümüzde Tapu ve Köy Kanunu’nda yapılan değişikliklerle, 19 Temmuz 2003 tarihli ve 25173 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 3.7.2004 tarih ve 4916 sayılı kanunda, yabancı ülkelerde o ülkelerin kanunlarına göre kurulan tüzel kişiliğe sahip ticaret şirketlerine de taşınmaz mal edinme hakkı tanınmış , Yabancı uyruklu gerçek kişilerin miras yoluyla taşınmaz mal edinmesinde karşılıklılık koşulu kaldırılmış, Sınırla ayni hakların (Yararlanma hakkı, çalışma hakkı, üst hakkı, ipotek hakkı v.b) tesis edilmesinde, karşılıklılık koşulu kaldırılmıştır.
Halbuki eski Tapu Kanunu’nda 29 Aralık 1934 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe giren 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun 35. maddesiyle; karşılıklılık kanuni sınırlamalara uyulmak kaydıyla sadece yabancı gerçek kişilere taşınmaz mal satın alma ve miras yoluyla edinme hakkı tanınmıştı.
Bu kanun; 30 hektardan büyük toprak alımına, yabancı tüzel kişilerin gayrimenkul alımına, askeri yasak bölgelerde toprak alımına, köy sınırlarında toprak alımına izin vermiyordu.
Şimdilerde, Türkiye üzerinde siyasi oyunlar peşinde olan her kesimin sınırsız bir serbesti içinde olduğu ülkemiz ayaklarımızın altından kayıp gitmektedir.
Yabancıların satın aldığı gayrimenkul adedi ve kapsadığı alan ürkütücü boyuttadır.
İstatistiki bilgilere göre en fazla satış Yunan uyruklulara yapılmıştır.
Yunan uyrukların aldıkları gayrimenkullerin yüzde 90’ı İstanbul, İzmir ve Bursa illerinde kilitlenmiştir.
“Türkleri Asya steplerine atalım, Avrasya’yı yeniden kilise yapalım” naralarıyla Bizans’ı hortlatmaya çalışanların, İstanbul surları içinde Ortodoks bir dini devlet kurma ideali tazeliğini korumaktadır.
Eski Bizans topraklarına sahip olma emeli, Megalo İdea Yunan ulusunun milli ülküsüdür. Yunanistan tarih boyu fırsatları değerlendirerek, topraklarını sürekli genişletmektedir. Ayrıca yunanistan’ın topraklarının %75′i savaşsız bir biçimde kağıt üzerinde oynanan oyunlarla alınmıştır.
Yakın geçmişte Yunan Başpiskoposu Hristadulos: “Bir gün mutlaka, Yunan halkı Küçük Asya’ya dönecektir.” demeciyle, nihai hedefi belirlerken, Patrik Bartholomeos, Yeni Roma’nın ve Konstantinapol’ün Başpiskoposu ve Evrensel Patriği ünvanını kullanmaktadır.
Ekümeniklik peşindeki Patrikhane, azınlık vakıflarının mal edinmesine imkan veren düzenlemeler, Ruhban okulunun açılması çabaları, Fener’i yeni bir Vatikan yapma arzularının göstergeleridir.
Fener Rum Patriği 1. Bartholomeos kendine bağlı 15 patriklik ve 12 Başpiskoposlukla “Ekümeniklik” iddiasını ısrarla sürdürmektedir.
“Ekümeniklik” iddiası Vatikan örneğinde olduğu gibi bağımsız bir din devletinin istikbalde olası varlığına dayanarak, Türk devletinin egemenlik hakkını tamamen ortadan kaldırmayı amaçlayan çok uluslu sinsi bir oyunun parçasıdır.
Bu bağlamda, Yeni Roma’yı gerçekleştirmenin en kolay yolu, tüm dünyadan akacak paralarla değeri ne olursa olsun, surlar içinde arsa ve binaların yabancı vakıflarca satın alınması olacaktır.
Yine tarihe başvurduğumuzda aşağı yukarı günümüz şartlarına yakın koşullarda cereyan eden olayların tanığı oluyoruz.
Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, 19 Mayıs 1901 tarihinde Sultan II. Abdulhamit’le yaptığı görüşmede, “Avrupa Borsasını ellerinde tutan Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün borçlarını ödemesi karşılığında Filistin topraklarının onlara verilmesini” içeren gizli bir teklifte bulundu. Ancak, bu teklif Sultan II. Abdulhamit tarafından “Vatanın bir karış toprağı bile satılık değildir” denilerek geri çevrildi. Ardından, “Duhuliye Nizamnameleri” ile Yahudilere toprak satışı tamamen yasaklandı.
Filistin, Osmanlı İmparatorluğu’nun elinden çıktıktan sonra, yerli halkın paranın cazibesine kapılarak topraklarını satması sonucunda o topraklarda bugünkü İsrail Devleti kuruldu.
- Devlet kurmanın en kısa ve kestirme yolu, toprak satın alarak kurulacak siyasi otoriteye vatan oluşturma fikriyatıdır.
İsrail’in kurulmasıyla Fener’deki Ortodoks bir dini devletin izleyeceği yol ve yöntem benzer çizgiler taşımakta ve mevcut realite ile tamamen örtüşmektedir.
Yine eldeki istatistiki verilere dayanarak, sayıca en fazla satış Yunan uyruklulara yapılırken, yüzölçüm olarak genişlik Suriye uyruklulara aittir.
- Ülkemizde yabancılara ait toplam alan 269.296 dönüm olup, bu alanın 241.451 dönümü Suriye uyruklulara aittir.
Suriye uyrukluların gayrimenkullerinde ağırlık ise Hatay ve Kilis illeri hudutları içindedir.
2003 yılında yabancılara toprak satışı serbest bırakılmasından sonra, Türkiye’nin Suriye ile sınır bölgesinde yer alan Hatay, Kilis ve Mardin vilayetlerinde Suriye’nin yönlendirdiği şahıslar geniş araziler satın aldılar.
Mülkiyet haklarının yanı sıra, yerel yönetimlere seçilme ve yerleşme haklarına sahip olan Suriye uyruklular, Hatay’ın etnik ve mülkiyet statüsünü değiştirecek hakları da elde ettiler.
Hatay vilayetinde 2088 yabancı (büyük çoğunluğu Suriyeli) 120.000 dönüm sulak tarım arazisi satın aldılar. Ki bu durum Hatay’ın kullanılabilir tarım arazilerinin %44’ünün el değiştirmesi anlamına geliyor.
Benzer bir durum Kilis ve Mardin için de söz konusudur. Kilis’ten 51.000 dönüm, Mardin’den de 50.000 dönüm arazi satın alarak hedef vilayetler Suriye uyrukluların hücumuna uğrayarak el değiştirmiştir.
Ağustos 2004 yılı verilerine göre yabancılara toprak satışı yasasının çıkmasından bir yıl gibi kısa bir zaman içinde, Çukurova’da 286 kişiye 3.146 dönüm arazi satılmıştır.
Bu rakam şimdilik kaydıyla Adana’nın kullanılabilir sulak tarım alanlarının %1’ini içermektedir. Ancak içlerinde kamufle olmuş Ermeni asıllıların da bulunduğu Suriye uyruklu 43 yabancının satın aldığı taşınmaz sayısı 82 olup, miktarı da 2.014 dönümdür.
Adana’daki taşınmaz satışlarında AB ve Alman yurttaşları miktarı küçük konutlar satın alırken, Fransız, Lübnan ve Suriye uyruklu yabancılar geniş tarım arazileri satın almaya yönelmişlerdir. İçlerinde önemli sayıda Ermeni sermayesi destekli olanlar vardır.
Avrupa Birliği’ne uyum çerçevesinde Türk hükümetinin yabancılara toprak satışını serbest bırakması, 1930’lu yıllarda çıkarılan “karşılıklılık” yasalarının yürürlükten kaldırılmasından sonra Suriye uyrukluların özellikle Türkiye’nin güney illerinde geniş topraklar satın almaya, yerleşmeye ve yönetimlerde görev almaya başlamaları gelecekte Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını tehlikeye sokacak gelişmelere, ardından muhtemel bir kaosa davetiye çıkartabilir.
Manidar olan, yabancılar özellikle Suriye uyruklu Araplar, Süryaniler ve Ermeniler “toprağa hücum edercesine saldırıya geçerek, sahip olurken” T.C. kimliği taşyan hiçbir yurttaşın buna karşı aynı ülkede, örneğin Suriye’de hiçbir arazi satın alma girişiminde bulunmamaları, gelecekte Türkiye’nin aleyhine olabilecek siyasi sorunları da gündeme taşımıştır.
En önemlisi Sevr Anlaşması sonrasında “Büyük Suriye” sınırları içerisinde gösterilen Hatay ve İskenderun’dan sonra Kilis ve Mardin için de Suriye’nin düşürücü yumruğuyla Türkiye’yi abondone etmesidir. Bu bağlamda bir iddiaya göre; 20 Ekim 1921 tarihinde Fransa ile yapılan Ankara Antlaşmasının ve 23 Temmuz 1930 tarihinde imzalanan Hatay Antlaşmasının gizli maddelerine göre 99 yıl sonra; yani 2039’da Hatay’da yeni bir plebisit (halk oylaması-referandum) yapılacak. Bu duruma göre hak iddia edilen toprakların mülkiyetlerinin el değiştirilmesi ve yerel idareler bazında Suriye yurttaşlarının örgütlü çoğunluğu hedeflenen yöndeki geleceğe hizmet etmektedir.
Yunanlıların Türkiye’nin özellikle batısına, Arapların ise Güney’e yönelik ilgileri salt toprak talebi ve gayrimenkul alımıyla sınırlı kalmamış, kentlerin etnik statüleriyle de oynayarak kimlik değişimini gündeme taşımıştır.
İhanet derecesindeki gaflet ülkemiz üzerinde kol gezmektedir. Yüzbinlerce şehidin kanı ve canı pahasına vatan yapılmış olan bu toprakların karşılığı para olamaz. Zira vatan namustur, namusa ise parayla bedel ölçülemez.
Sultan Abdülaziz’le birlikte Paris’te bulunan Keçecizade Fuat Paşa’ya III. Napolyon, “Girit’i kaça verirsiniz?” diye sorduğunda Fuat Paşa’nın cevabı kısa ve net oldu. “Aldığımız fiata”. Ünlü şairimiz Mehmet Akif Ersoy, bu günleri görmüşçesine kaleme aldığı İstiklal Marşımızın şu kıtasında her şeyi anlatıyor olsa gerek:
Bastığın yereleri toprak diyerek geçme tanı
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı
Sen şehid oğlusun incitme yazıktır atanı
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı
Yazı kategorisi: Aldatma ve Karalama Partisi, Avrupa Birliği Devleti, Genel, PKK ve Kürdistan Meselesi, Yabancılara Toprak Satışı | 13 Yorum »
Edip Akbayram PKK Konserine Katıldığını Kabul Etti
Yazan: vatanhainleri Mayıs 21, 2007
Bir süredir hakkında PKK konserlerine katılıyor iddiaları yapılan Edip Akbayram, konserlere katıldığını kabul etti.
Atürkçü Düşünce Derneği’nin öncülüğünde düzenlenen mitinglerin vazgeçilmez sanatçısı Edip Akbayram
am, bölücü terör örgütü PKK’lıların gövde gösterisine dönüşen Londra konserine katıldığını kabul etti. Akbayram, önceki gün Fox TV’deki bir programa katılarak kendini savundu.
Fox TV’de yayınlanan ve eski MHP İstanbul Milletvekili Mehmet Gül’ün de katıldığı programa telefonla bağlanan Akbayram’ın sinirli olduğu görüldü. Gül’ün
“Sizin gittiğiniz Londra’daki gece PKK ve yan kuruluşlarının etkinliğidir.”
şeklindeki sözlerine Akbayram,
“Ben şarkı söylüyorum.”diye cevap verdi.
Bunun üzerine Gül,
“Ancak PKK Türkiye’yi mezbahaya çevirdi, hiç protesto ettiniz mi? Orada PKK posterleri asılıyor, ‘Biji Apo’ diye bağırıyorlar.” diye tepki gösterdi.
Akbayram ise bu eleştiriye de “Bunlar benim inisiyatifim dışında gelişti.” deyince, Gül’den “O zaman katılmayın.” yanıtını aldı.
Programda Akbayram kendine çamur atıldığını iddia edince de Gül şunları söyledi: “Siz gidip PKK denen çirkefin içine giriyorsunuz. Ben mi çamur atıyorum. Teröristlere destek vermeyeceksiniz. Kürt ayrıdır terörist ayrıdır. Onlara destek veremezsiniz. Siz Türk sanatçısısınız. O zaman oraya katılmayın.”
Ülkede doğru düzgün adam kalmamış…
Buyrun bu da Son elime geçen görüntüler:
Yazı kategorisi: Genel, PKK ve Kürdistan Meselesi | 25 Yorum »
İzmir Cumhuriyet Mitinginde Bayrak İndiren Telekom
Yazan: vatanhainleri Mayıs 21, 2007
13 Mayıs 2007 İzmir Mitinginde normalde her zaman çatısında bayrak olan ve özel günlerde asılan büyük bayrağı olan İzmir Cumhuriyet Meydanındaki Türk Telekom, o gün, Ankara’dan gelen bir emir ile tüm bayraklarını topladı. Miting günü çevredeki tüm binalar bayrak dolu iken, tek bayraksız bina olan Telekom binasına halkın tepkisini ve Telekomun tüm tepkilere rağmen uzun süre bayrak asmamakta direnmesini izleyebilirsinzi. Son video’da bayrağı asmak zorunda kalıp istemeden de olsa bayrağı astığını görebilirsiniz.
Bu görüntüler sayesinde Türk Telekomu AKP’nin kimlere sattığı ve şu anda kullandığımız telefonların kimlerin istedikleri gibi dinleyebildiklerini bir kez daha tüm çıplaklığıyla görmüş olduk.
AKP bu satışın hesabını bu halka nasıl verecek ?
Ruhlarını yabancılara satmış bu parti, ülkenin tüm varlıklarını da kendi ruhları gibi yabancılara, Türkiye’nin can düşmanlarına satmaktadır.
Yazı kategorisi: Aldatma ve Karalama Partisi, Genel, Görüntüler, Recep Tayyip Erdoğan | 6 Yorum »
Atatürk’ü kimler öldürdü?
Yazan: vatanhainleri Mayıs 19, 2007
Değerli Atatürkçü insanlarımız…
Bugün bu yazı ile belki de aklınıza ve hayalinize gelmeyecek bir konuya açıklık getirmeye çalışacağım. Bu yazıyı da diğer tüm yazılarımız gibi bir solukta okuyacağınıza inanıyorum.
Tarih 10 Kasım 1938. Tüm Türkiye, Büyük Türk Devleti’nin kurucusu, Millet’in Atası Mustafa kemal’,in ölüm haberi ile üzüntü içerisinde, keder içerisinde!
Ama aynı kederi duymayan hainler, elbette ki yaptıkları işten gurur duyarak, iğrenç emellerini büyüklerine anlatmakta…
Büyük Millet Meclisi’nde Atatürk’ün ölüm raporu gündeme geldiğinde, 1935 yılında kapatılan ancak Meclis’ten tam olarak arındırılamayan masonlar ortaya bir fikir atarlar:
“Efendim, gençlerimize terbiye olur, onun alkol ve sigaradan öldüğünü duyuralım.” derler ve ortada doktor raporu varken ne hikmetse bu böyle kabul edilir. Bunun arkasından Yeşilay icad edilir, bu olaylar da tarihteki yerini böylece alır.
Şimdi size birkaç nokta sunacağım ve yazımızın derinlerşmesi için sorgulamayı buradan başlatacağız;
- Bir insanın alkole bağlı siroz olabilmesi için ortalama 15 yıl günde en az 2-3 kadeh alkol alması gerektiği bugün tıp dünyası tarafından bildirilmektedir.
- Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında hiç içki içmediği, daha sonraki yıllarda ise aşırı içki içmediği karşısındakilere içirdiği bilinmektedir.
- Atatürk’ün ölümünden sonra düzenlenen birinci raporda ölüm sebebi karın içinde sıvı, asit toplanması olarak gösterilirken, ikinci raporda ise alkolle ilgili karaciğer iltihabı neden olarak gösterilmektedir. Yani raporlar arasında ciddi çelişkiler vardır.
- Atatürk’ün öldükten sonra otopsisi ya da biyopsisi yapılmamıştır.
İşte bu noktalar akla “acaba saklanan bir gerçek mi vardır?” sorusunu akla getiriyor. Buradan yola çıkalım ve bu sır perdesini aralamaya çalışalım…
Ceyhan Mumcu’nun 16.10.2005 tarihinde Mahiye Morgül’e anlatımından;
“Bir deniz tabip albayının Atatürk’ün ölümü hakkında yapmış olduğu bir doktora tezi var. Orada Atatürk’e yanlış tedavi uygulandığı anlatılmaktadır. Atatürk sanıldığı gibi siroz hastası değildi. Atatürk’e sıtmatedavisi yapılmış, aşırı “Kinin” yüklenmiş ve karaciğeri bu yüzden iflas etmiş, siroze dönüşmüştü. Tedaviyi yapan doktor mason locası üstadı azamlarından doktor Mim Kemal Öke’dir. Durumu iyice fenalaştıktan sonra yine bir mason olan Celal Bayar yurtdışından bir doktor getirtir. Yanlış tedavi yağıldığını, karaciğerin bu yüzden iflas ettiğini rapor eden bu yabancı doktordur. İstirahat için 2 ay kadar kaldığı Savarona’da nemli sıcaktan durumu daha da kötüleşmiş, son günlerinde Dolmabahçe Sarayı’na götürülmüştü.”
Şimdi biraz daha geriye dönelim. Yıl 1935. Atatürk, Mahmut Esat Bozkurt’a Masonların taksimat, teşkilat ve ahvalini bildirir bir kitap verir ve der ki;
“Bunu güzelce mütalaa et, bir takrirle Halk Partisi Gurup Başkanlığına ver, gurupta bunlara şiddetli bir hücum yap ve gurupça kapanmasına delalet et. Seninde bu işde büyük şeref payın olacaktır.”
Böylece Bozkurt, Paşa’nın istediği şekilde bir konuşma yaptı. Meclis’teki masonları bir telaştır aldı.
Bunun üzerine Şükrü Kaya, Kazım Özalp, Mahzar Germen Katib-i umumi Recep Pker’e yalvar yakar oldular.
Ertesi hafta Recep Peker geldi ve kürsüye çıkarak şu müjdeyi verdi:
“Arkadaşlar; bugünden itibaren Türkiye’de Masonluk kalmamıştır ve bütün localar kapanmıştır.”
Salon “KAHROLSUN YAHUDI USAKLARI!” sesleriyle inliyordu. Grup dağıldıktan sonra masonlar, doktor Mim Kemal’i önüne katarak Atatürk’ün makamına çıkmışlar;
“Efendim biz zaten maiyet-i devletinizdeyiz, fakat siz meşrik-i azamımız olursanız biz pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız” demişler. Atatürk’te karşılık olarak;
“Peki bir şey soracağım, bana cevap veriniz de sonra… Siz Avrupada hangi locaya bağlısınız ve metbuunuzun ismi nedir?” diye sormuş.
“Biz Cenova’ya tabiiz ve reisimiz de Barca Mison Cenaplarıdır.” demişler. Bunun üzerine Atatürk çok öfkelenmiş;
“HAYDİ DEFOLUN BURADAN, CEHENNEM OLUN GİDİN, YAHUDI UŞAKLARI! Benim milletim bana kahraman sıfatını verdi, ben sizin gibi, bir çıfıt yahudiye uşak mı olacağım? Bu gece sabaha kadar Türkiye’deki bütün localarınızı kapatmadığınız takdirde yarın teşkil edeceğim divan-ı harbi örfi’ye hepinizi verir ve astırırım! Haydi defolun karşımdan! “ diyerek onları kovmuştur!
Korkudan üç buçuk atan satılık masonlar durumu İstanbul, İzmir ve Adana’ya bildirir ve sabah olmadan tüm localar kapanır.
Mustafa kemal Atatürk, yukarıda belirttiğimiz konuşmaya ek olarak 10 Ekim 1935 tarihinde Ankara’da Çankaya köşkünde doktor Mi,m Kemal Öke’ye hitaben şunları da ekliyordu:
“Mason cemiyetinin faaliyetini inkılaplarıma muarız gördüğüm için kapatılmasını elzem gördüm. Bu dakikadan itibaren bu cemiyeti ölmüş biliniz. Ve bir daha diriltmeğe teşebbüs etmeyiniz” demişti…
Ancak İsmet Paşa’nın cumhurbaşkanlığı sırasında kanun-u mahsusla localar kapanmadı diye Masonların müracaatı üzerine tekrar localar açılıp faaliyete başladılar.
Ve 1952 de ise Atatürkçü geçinen ve onunla iftihar eden CELAL BAYAR da, Ahmet Gürkan’ın teklif ettiği ve Masonların loacalarını kapatmak istediği kanun teklifini red ederek bu suretle localarını kanunla pekiştirdi.
Varnalı Bulgar Yahudisi 33 dereceli Farmason Avram Benorayas, Türkiye Mason Cemiyeti’nin kapandığını Moskova’da bir toplantı sırasında öğrendi ve şunları söyledi;
“Türkiye”deki mason cemiyetinin Kemal Atatürk tarafından kapatılarak faaliyetinin durdurulduğunu Moskova”da tarihi bir yerde yoldaşlar arasında yapılan bir toplantıda işittiğim zaman, beynimden okla vurulmuş gibi sersemledim. Heyecandan şaşırmış bir halde, oradakilere şaşkınlık içinde haykırdım:
“O sarı lider ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır!
Mefkuremize imha edici darbe vuranların akıbeti, feci şartlar aştında ölümdür!…”
Atatürk”ün âni bir dönüşle mason cemiyetini kapatması bizi pek derin bir düşünceye sevk etmişti. İlk anlarda Kemal Atatürk”ü silahla ortadan kaldırmayı düşündük. Çünkü o, felsefemizin Türkiye”de yerleşme imkânlarını ortadan kaldırmıştı. Ancak doktorlarımız Atatürk”ün ölümünün ani oluşunu tehlikeli gördüklerinden, Kremlin’in istediği “esrarangiz ve kendine göre esrar arz edecek ölüm” kararına uyduk. Mason biraderler cemiyetimiz kapatıldıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi O’nun her hareketi’ni alkışladılar. Zamanla O’nun etrafında bir çember vücuda getirdiler ki; Sarı Lider, kendiliğinden bu çemberin içine girip hayatını bize teslim etti. O zannetti ki; bütün muhalif ve muarızlarını tasfiye ve bertaraf ettiği gibi masonları da tasfiyeye tabi tutmaya muvaffak olacaktır. Fakat asla! Bu sebeple kendisinin de ortadan kaldırılması son derece elzemdi.”
Localarını kapattığı için Atatürk”ü “ortadan kaldırma” kararı alan mason-komünist ittifakı silahla öldürme riskini başarı şansı yüzde 10”larda olduğu için tercih etmez. O zaman şu kararı alırlar:
“Onun ölümü esrarengiz olacaktır!”
Türkiye”nin ikinci Mason lideri Kimyager Mustafa Hakkı Nalçacı, acilen Kremlin”e davet edildi. Nalçacı Moskova”ya korkarak gitti. Başına bir hal gelmesi halinde Kremlin”in Çankaya”ya siyasi baskı yaparak serbest bırakılmasının sağlanmasını istedi. Kremlin, Nalçacı”ya garanti verdi, verdiği teminatlarla onu rahatlattı. Kremlin”den aldığı taahhütlerle korkusu geçen Nalçacı, işi ileri götürerek Atatürk”ün öldürülmesinden sonra Nazım Hikmet başkanlığında bir hükümet kurulmasını istediyse de, Kremlin “gerici Mareşal Çakmak”ın tabancasına hedef olunacağı” itirazı ile Nalçacı”yı frenledi.
Varnalı Bulgar Yahudisi Farmason Avram Banaroyas ve Türkiye”deki masonları ikinci lideri Mustafa Hakkı Nalçacı Kremlin yetkilileri ile toplantıdayken, yapılan konuşmaları Yunanlı gazeteci Apostolos Grasoz, ünlü Sovyet despotu Laurenti Beria ile birlikte yan odada ses alma cihazıyla takip ediyorlardı.
Benorayas 1 Ağustos 1948 tarihli Yunan Halkın Sesi (Laiki Foni) gazetesinde bunları yazarken, Yunanlı gazeteci Apostolos Grazos da Halk Cephesi (Laiki Metopo) gazetesinde 15 Eylül 1949 tarihlerinde yazdığı seri yazıda şu görüşleri dile getirdi;
“Filistin Siyon kolonilerini meydana getirmek için “Osmanlı İmparatorluğu”nu parçladık.Bundan sonra yapılması elzem olan üç vazife daha vardı. Bunları seri olarak tatbik etmek icap etdiyordu ki; Doktor Abrayava ve Fischenger cidden bu işte fedakarane çalıştılar. 1937 ortalarında, ismini açıklayamayacağım bir doktor, bazı şöhretlere dayanarak Atatürk”e ilk darbeyi sinir organlarını zaafa düşürmek suretiyle indirdi.. Böylelikle gösterdiği tedavi usülü Atatürk’ün sinir organlarını felce uğratt. Atatürk’te zaman zaman burun kanamaları, baş dönmeleri, istifralar, karşısındaki arkadaşı tanımamazlıklar kendini gösterdi. Bazı Avrupalı tıp dahileri, siroz mütehassısları, Sari Lider”in hastalığı ile meşgul olmak istediklerini Türk hariciyesine bildirmişlerse de; Türkiye’deki mukaddes üçgenimiz, meydana getirdikleri muhkem mevki ve selahiyetlerini cemiyetimize muhalif olanlara Sarı Lider”in tedavisinde vazife vermemekle bize pek ala ispat ettiler.”
Atatürk’ün hastalığı, konan teşhis ve uygulanan tedavi Varnalı Yahudi Farmason Acram Benaroyas, Atatürk”e ilk darbeyi 1937 yılı ortalarında indirdiklerini söylerken, bundan birkaç ay sonra Aralık 1937″de Yalova”da Atatürk”ü resmen muayene eden Prof. Dr. Nihat Reşat Belger ilk teşhisi “karaciğer üç parmak kadar büyümüş ve sertleşmiştir” diyerek koydu.
Oysa, Benaroyas’ın söylediği aylarda Atatürk kaşıntıdan muzdaripti. Çankaya’da bir akşam doktorun biri kaşıntıların karınca ısırması sonucu olduğunu söyledi. Atatürk, ““Ben geceleri kaşınıyorum, karınca yatak odama kadar girer mi?” diye sorunca, aynı doktor “evet” cevabını verdi. Köşkte et yiyen cinsten küçük kırmızı karıncaların varlığı söylentisi yayıldı. Hatta böyle karıncalardan bulunduğu tesbit edildi. Atatürk’ün İstanbul ve Yalova’da olduğu bir sırada Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr. Asım Arar”a telefon ederek “Köşkü karıncalar bastı, Atatürk kaşıntıdan şikayetçi, bir çare bulun.” dedi. Doktor ve diğer sıhhı personelden oluşan 8 kişilik karınca arama ekibinin çalışmalarını Dr. Nuri Refet Korur “evet kırmızı renkte küçük karıncalar gördük” diye açıklamıştı. İlgili mütehassıslar da; bu tip karıncaların Çin’den Avrupa’ya geldiğini ve etle beslendiklerini söylemişlerdi. Karınca hikayesini bilen Atatürk, Dr. Velger”in karaciğerle ilgili teşhisini ve kaşıntının sebebinin bu olduğunu duyunca şaşırmış, ama belli etmemişti.
Atatürk’ü yavaş yavaş öldürme planı hızla işliyor, Atatürk”ün hastalığının teşhisi ile ilgili farklılıklar Atatürk’ün ölüm raporlarına bile yansıyordu. Atatürk’ün fenni rapora geçen hastalığı “Alkole bağlı siroz” olarak tanımlandı. Oysa aynı rapora imza atan doktorlardan Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, daha sonra “bunu kati olarak kestirmek mümkün değil” diyerek “hipertrofik siroz” tanısına yöneliyordu. Yani alkole dayanmayan (sıtma) siroz.
30 Temmuz 1938 Cumartesi günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Atatürk”ün kalbinin kuvvetli olduğunu düşünürken, 4 gün sonra kalbi kuvvetlendirici iğne yapılmasına karar veriyordu.
Dr. Asım Arar ise, Dünya Gazetesi’ndeki mülakatında Atatürk”ün hastalığı ile ilgili olarak “karaciğer kifayetsizliği”nden şüphelendiğini bu şüphesini “söylenmesi icap eden” kişilere söylediğini, bu kişilerinse, böyle bir ihtimalin mevcut olmadığını söylediklerini bunu üzerine ise kendisinin daha ileri gidemediğini söylüyordu. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak da, Dr. Arar’ın söylediği türden birinin Atatürk’ün çevresinde bulunabileceğine inanmanın kendisi için güç olduğunu söylüyordu. 31 Temmuz 1938 günü Viyana’dan gelen Prof. Dr. Eppinger Atatürk’e çiğyemiş kürü uygulayarak bol bol kavun karpuz yedirmiş, ertesi gün Almanya”dan getirilen Prof. Dr. Bergman‘da Atatürk’e rendelenmiş elma yedirtmiştir. Daha sonra da bu iki doktor bir araya gelerek damar tıkanıklığını düşünerek Atatürk’e Salygran şırıngası uygulamaya karar vermişlerdir. Aynı gün yapılan konsültasyonda bu Alman ve Paris’ten getirilen Prof. Dr. Fissinger ise yukarıdaki doktorlardan farklı olarak afyon mürekkepleri ile şibih kalevilerin (alkoloid) verilmesini uygun görüyordu.
Zehirlendiğini anlamıştı Atatürk, Afet İnan’a yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu;
“Afet, vaziyetim şudur; bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir.. Hükümet benim reyimi almaya lüzum görmeksizin Fissinger’i getirtti.”
Atatürk’ü tedavi(!) eden doktorlar:
Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Prof.Dr. Nihad Reşad Belger Atatürk”ü tedavi eden sürekli doktorlardı. Prof.Dr. Akil Muhtar Özden, Prof.Dr. Süreyya Hidayet Sertel, Prof.Dr. Mim Kemal Öke(adı sürekli tedavi edenler arasında da geçmektedir), Prof.Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı, Dr. Mehmet Kamil Berk, Prof. Dr. Mustafa Hayrullah Diker ise gerektiğinde sürekli doktorların danıştıkları danışman hekim olarak görev yapmışlardır. Sağlık Bakanı Dr. İ.Refik Saydam idi. Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof.Dr. Asım Arar idi. Bunların dışında, Paris’ten Prof.Dr. N. Fissinger (3 defa), Berlin”den Prof.Dr.Von Bergman, Viyana”dan Prof.Dr. H. Epinger isimli üç yabancı doktor da Atatürk”ün tedavisinde görev almışlardır.
Şimdi size yukarıda bahsettiğimiz Prof. Dr. Bergman ve Prof. Dr. Eppinger’ın Atatürk’e verdikleri Salyrgan adlı ilacın içeriğini kısaca anlatayım: Salyrgan (civalı ilaç)”ın Atatürk”ün tedavisinde “ajan tedavi ilacı” olarak kullanıldığı, aslında Mustafa Kemal Atatürk”ün bu ilaçla ağır ağır zehirlenerek öldürüldüğü ortaya çıkmıştır. Öte yandan Atatürk”ün daha evvel sıtma geçirdiği bilinmesine rağmen karaciğer ve dalağı yıpratan Kinin ve Atebrin gibi ilaçlar bol miktarda kullanılarak ölüm çabuklaştırılmıştır. Sadece 1937 yılında İstanbul Eczanesi”nden Atatürk için 43 kutu kinin ilacının alınmış olması buna iyi bir örnektir.
- Atatürk’ün tedavisi için doktor seçimini kim yapmıştır?
- Purinol adlı ilaç Atatürk’ün tedavisinde ne kadar kullanılmıştır? Bu ilacı imal eden Hakkı Bey, (Ruhsat tarihinde soyadı kanunu daha çıkmamıştı.) Mustafa Hakkı Nalçacı denen kimse midir?
- Burun kanamalarından dolayı Atatürk’ü tedavi eden Dr. Naki Yıldırım yerine Numune Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Prof. Dr. Meyer’e görev verilmesine neden ihtiyaç duyulmuştur?
- 1938 Şubat ayında doktorların gelmesini uygun bulmayan Atatürk’e rağmen Prof.Dr, Frank, Prof.Dr.Epinger hangi gerekçe ve kimlerin tavsiyesi ile niçin getirilerek destursuz Atatürk’ün vücudu onlara emanet edilmiştir?
- Müsteşar Dr. Arar’ın yaptığı ilk teşhisi bildirdiği ve kale almayan yetkililer kimlerdi?
- Atatürk’e kaşıntıların sebebini karınca ısırığı olarak teşhis eden ve Çankaya Köşkü’ne ziyaretçi olarak 1937 sonlarında gelen doktor kimdi?
- Ölüm anında Atatürk”ün ağzına su verdiği ölüm raporunda belirtilen Dr.Kamil Berk ölüm raporunu niçin imzalamamıştır?
- Atatürk, Dr. Nihat Reşed Belger’e daha önce kendisini muayene eden Prof. Neşet Ömer İrdelp’in koyduğu teşhisi kontrol ettirme ihtiyacı neden hissetmiştir?
- Dr. Fissenger’in yazdığı reçeteleri hangi eczacı yapmıştır?Bu eczacı Mustafa HAKKI nalçacı mıydı?
- Bahsi geçen yabancı doktorlar getirilmeseydi Salyrgan şırıngasını Türk doktorlar uygularlar mıydı?
- Sürekli doktorların bilgisi dışında Paris’ten getirilen ilaçların sorumluluğu kime aittir? (Paris’ten gelen ilacı bünye kabul etmemiş, hasta daha da fenalaşmıştır. 24 Ağustos 1938″deki bu tedavi işin dönüm noktasıdır. Atatürk, o tedaviden sonra “tamamiyle başka şahsiyet olmuştum. Çok tuhaf” diye Prof.Dr. İrdelp’e anlatıyor)
- Paris”te ilaç alınan 54 Reu Faubourrg Sainet Honere adresindeki firmanın Dr.Fissenger ile olan bağlantıları nedir?
- Özel Kalem Müdürü göreviyle Atatürk’e Köşk’ü karıncaların bastığına inandırmaya çalışan Süreyya Anderiman kimdir?
- Atatürk”ün ölümün üzerine düzenlenen iki rapordan; ilkinde teşhis karında toplanan sıvı, asit olarak belirtilirken, ikinci raporda alkolle ilişkili karaciğer iltihabı denmesinin sebebi nedir?
- Atatürk’ün tedavisi ile ilgili notları olduğunu söyleyerek, bir gün hatıra yazacağını söyleyen Dr. Ömer İrdelp, bahsettiği hatırayı niçin yazmamıştır?
- Atatürk’e biopsi ve otopsi yaptırmama kararını İçişleri Bakanı mason Şükrü Kaya mı vermiştir?
- Atatürk”ün sıhhı hayatına ilişkin bilgiler Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı”nda nasıl kayıp olmuştur? (Bakanlık 1976 yılında bilgi isteyen bir profesöre “tüm aramalara karşın bulunamamıştır” cevabını vermişti)
- 1948 ve 1949 yılında Bulgar yahudisi Framason Avam Benaroyas ve Yunan gazeteci Apostolos Grazos’un Yunan gazetelerinde yer alan iddiaları üzerine Türkiye Cumhuriyeti hükümeti herhangi bir araştırma ve girişimde bulunmuş mudur? Yoksa, haberi dahi olmamış mıdır?
Durum bundan ibarettir!
Ey Türk!
Dostunu da Düşmanını da bil artık!
Yazı kategorisi: Genel | 36 Yorum »
Yeraltı Zenginliklerimiz Gasp Ediliyor
Yazan: vatanhainleri Mayıs 7, 2007
Türkiye jeostratejik ve jeopolitik önem konumunun paralelind, bir De ABD - Almanya liderliğinde AB mücadelesine sahne olmaktadır. Çin, Rusya, Hindistan, Güney ve Kuzey Kore, Japonya, Ortadoğu, Kafkaslar, ve Türk Cumhuriyetlerinden oluşan diğer aktörlerde satranç tahtası üzerindeki yerlerini bu kavganın sonuçlarına göre alacaklardır.
Dünya Ticaret Örgütü, çok uluslu sermayenin daha serbest bir ortamda dolaşımını sağlamak üzere 1979 yılında Fas’ın Merakeş kentinde bir dizi kararlar aldı. Bu kararkar; Ulus Devletlerin ekonomiden çekilmeleri ve piyasaların denetimsiz olarak yabancı sermayeye açılmalarıyla ilgili yasa değişiklikleriydi. Merakeş’te kararlaştırılan bu değişikliğin ardından Türkiye’de alınan 24 Ocak 1980 kararlarıyla ülkemiz yakın takibe alınmış, gelinen sın noktada, ulusal bağımsızlığımız, ulusal kaynak ve varlıklarımız, Dünya Ticaret Bankası ve İMF ile yapılan anlaşmaların ardından bunların baskısıyla şirketlere yem yapılmıştır.
Bu mali kuruluşlara ve bunların ardındaki yabancı sermayeye verilen en büyük tavizler, ulusal varlığımız olan yer altı kaynaklarımızdır.
Başta bor olmak üzere, toryum, uranyum, bakır, linyit, taş kömürü, demir, manganez, kurşun, civa, antimuan, fosfat, kükürt, alüminyum, potasyum, pirit, krom, manyezit, volfram, jips, boksit, kaloen, kil, bentonit, feldspat, talk, kuvars, kalsit, pomza, perlit, barit, zeolit, trona, tuz, grafit, astbest, mika, dolamit, mermer, mobilden, çinko, petrol, gümüş ve altın gibi birçok zengin madenlere sahip ülkemiz, bu madenlerin birçoğunu ya büroktarik zorluklar yüzünden ya da uluslararası maden şirketlerinin engellemesi yüzünden değerlendirilmemektedir. Başta toryum, mobilden, fosfat, zeolit, petrol ve altın madenler uluslar arası şirketlerin baskısı sonucu çıkartılamamktadır.
Halbuki bu zenginlik Türkiye’yi dünyanın en zengin ülkesi yapar!
Peki Mustafa Kemal Atatürk ne demişti?
“Bizi iktisadi hayatımızı geliştirme, böylece refaha ulaşma amacına varmaktan alıkoyan iki kuvvet vardır. Biri dış düşmanlardır. Bunlar bizi sömürge halin ekoymak için ilerlememizi istemeyenlerdir. Fakat bizim için bunlardan daha zararlı, daha öldürücü, bir sınıf daha vardır; o da içimizden çıkması muhtemel hainlerdir.”
İşte gelinen son nokta budur!
Türkiye’de kaç hain var?
Yazan: vatanhainleri Mayıs 7, 2007
Yazımızın kaynağı eski “devlet bakanı” ve politikacı Kamran İnan ile ünlü gazeteci Hulki Cevizoğlı arasında geçen bir konuşmadır.
Usta gazeteci Hulki Cevizoğlu’nun Kanaltürk’te yaptığı konuşmadan bir kaç kesit sunuyorum:
“Ülkede sermayenin ya da çok defa mafyanın destek verdiği merdivenle yukarı makamlara, parti genel başkanlıklarına kadar çıkankar oldu.”
“Türkiye’de hain boldur ve itibarlıdır. Dosyaları da MİT’te vardır.”
“Avrupa konseyinde devleti aleyhinde rapor dağıtan şahıs devltin yüksek makamlarına geldi.”
“Hükümetin bir “dış Türkler politikası yok”
“AB bizi küçültmek istiyor. AB koloniyal (sömürgeci) bakıyor bize, dikte ettiriyor. Bugünkü teslimiyet, el pençe divan bize dikte ettiriyor. Bugünkü teslimiyet, el pençe divan duruyor.”
“Türkiye, AB uyku hapı ile uyutuldu.”
“Türkiye’nin alternatifi kendi içinde. Çözüm Ankara’da. Milleti mobilize etmek gerekir.”
“Medya iktidarın reklam ajansı oldu.”
“Bu anlatılanların %80′ini Anadolu Halkı, Türk milleti bilmiyor. Bilse ayağa kalkar.”
“TSK’yı zayıflatmak için büyük bir dış baskı var.”
Şimdi gelelim Kamran İnan’ın “Türkiye’de hain boldur ve itibarlıdır. Dosyaları da MİT’te vardır.” sözüne… Kamran İnan bu sözünü açıklamak için devam ediyor:
“Kıbrıs harekatımızı protesto eden Yunanistan’ın tezlerini savunan büyükelçiler çıktı. Avrupa konseyinde devleti aleyhinde rapor dağıtan şahıs devletin yüksek makamlarına geldi”
Cevizoğlu bu şahıs’ın kim olduğunu sorunca Kamran İnan “Söylemem” cevabını verdi.
İnan’ın sözlerine devam ediyoruz:
“Türkiye’ye hizmet edebilmek için Türkler’le mücadele etmek durumunda kalınması acıdır ama gerçektir.”
“Dünya’da kendi içinde en çok Hain yetiştiren ülke Türkiye’dir.”
“1991 yılında devletin istihbarat birimlerinin bakanlar kuruluna verdiği raporlarına göre devlet aleyhine faaliyet gösteren insanların sayısı 205 bindir!”
“Yunanistan’ın şimdiki devlet başkanı yaptığı bir konuşmada Türkler için barbar dedi. Yunan basını Türk ırkının dünyadan silinmesi ile medeniyet hiçbir şey kaybetmez başlığı atıyordu. 11 Temmuz 1975′te “Şahitleri dinlemek” (Hearing) dedikleri toplantıda 17 bin kişi Vaşingtın’a yığıldı. Slonda bir tek ben vardım. İnsanlığın doğuşundan bugüne kadar bütün kötülükleri, cinayetleri bizim hesabımıza yazdılar ve ilk defa ben korktum. Bir toplumnda bu kadar kin ve nefret nasıl gelişebilir? Türkler düşmanı çok olan bir ırktır!”
“Devleti yeme masasında yer bulamazsınız, dolu doludur. Ama devletin kavgasını verecek de çok az insan bulursunuz. Bugün devleti sevmek bazı çevrelerce suç sayılıyor. Artık milliyetçi denilmiyor. Alay edercesine ulusçu deniyor.”
“Bir garip hal oldu. Kendi ayağına en rahat kurşun sıkan memleket Türkiye’dir. İçeriden milli varlığımıza maalesef kimyasal madde atılıyor.” diye konuştu.
Son günlerde çok tartışılan üst kimlik konusu hakkında İnan şunları kaydetti:
“Dikkat ederseniz, sayın Başnakan Türk ibaresini kullanmaktan inatla kaçınıyor. Vatandaş diyor. Atatürk ise, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkı, Türk Milletidir.” diyor ve iki defa cümlede Türk kelimesi geçiyor. Vatandaşlık hukuki bir tabirdir. Herkes oraya girebilir ya da çıkabilir. Ama millet bir kültürel tarihi oluşum, birlikte yaşamak, aynı toprak uğruna kan dökmüş olmak, aynı hayat tarzını benimsemiş olmak, aynı acıları ve sevinçleri paylaşmak demek. bin yıldır böyle geliyor. Bin yılın sonunda bu sefer dış kaynaklı değil, bu sefer iç kaynaklı olarak alt kimlik üst kimlik çok garip bir icat.”
205 bin hainin hepsini deşifre etmek görevimizidir!
Saygılar…
Yazı kategorisi: Genel | 10 Yorum »
Üzülüyorum…
Yazan: vatanhainleri Nisan 29, 2007
Bugün olağanüstü bir şey oldu…
Aslında gelişi ta 15 gün önce Ankara’dan seslendi bize…
Kimileri için kapkara bir gündü…
Kimileri içinse bayram yeri gibiydi!Aslında içim içime sığmıyor!
O kadar insanı bir arada görmek… Kilometrelerce ötede aynı amaçla toplanan insanların olduğunu bilmek seslerini işitmek..
Parçalanmaz bir azimle laikliğe, vatana, Ata’ya sarılmak..

Vurulmak ama yıkılmamak bu olsa gerek!
Kolumuzu kanadımızı kırdılar… Satılmadık ne fabrikamız ne madenimiz ne de toprağımız kaldı..
Ama unuttukları birşey var!
Bizler onlardan çok daha güçlü çok daha büyük bir düşmanı yenmiş bir milletin çocuklarıyız…

Üzülüyorum… Çok üzülüyorum..
Orda olamayanlar için çok üzülüyorum!
Omuz omuza yürüyemediklerimiz için bizim safta olmayanlara acıyorum…
Damarlarındaki asil kanın kıymetini bilmeyenlere üzülüyorum…

Aynı cevherin çocukları, torunlarıyız… Ama egemenliğin, bağımsızlığın ve laikliğin ne demek olduğunu kavrayamayanlara üzülüyorum… Orada olmak ve içten bir şiir okumak gibi aynı anda şehit kanı Türk Bayrağını göklere yüceltmek…
İşte bu duguyu yaşayamayanlara ve yaşayamayacak olanlara üzülüyorum…
Çok efkarlıyım..
Yaşam ve ölüm arasında Vatan için Millet için Bağımsızlık için bir şey yapamayanlara yapamayacak olanlara çok üzülüyorum…

Bugün ikinci bir tarih yazdık…
Düşünüyorum acaba Atatürk bugünü görseydi ne derdi acaba diye…
Sonra tutamıyorum, yaşlar iniyor gözlerimden…
Dalgalandırmak semalarda Türk Bayrağını bağımsızlığın rengini…
Sonra haykırmak “Atam izindeyiz!” diye!!!

Üzülüyorum, üzülüyorum…
Damarlarında dolaşan asil kanın farkına varamayanlara çok üzülüyorum…
Bu yazım bugün 29 Nisan Mitingine katılanlara ve Yüce Türk Milleti’ne armağan olsun…
Güzel günler göreceğiz…

Yazı kategorisi: Genel | 19 Yorum »
Genelkurmay’ın uyarısı
Yazan: vatanhainleri Nisan 29, 2007
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, düzenlediği basın bilgilendirme toplantısı için 12 Nisanı seçmesinin ”özel bir anlamının bulunmadığını” belirterek, ”Yapacağım açıklamalar, Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünü ve geleceğine ilişkin güvenlik sorunlarıyla ilgilidir” dedi.
Göreve başlamasının üstünden yaklaşık 8 ay geçtiğini ve bu süre içinde bir basın bilgilendirme toplantısı düzenlemediğini hatırlatan Orgeneral Büyükanıt, bu sürede kamuoyu ve Türk Silahlı Kuvvetlerini (TSK)ilgilendiren birçok olay meydana geldiğini söyledi.Bu süre içinde maalesef arzu edilmeyen şeyler olduğunu, ancak soğukkanlı olmayı yeğlediklerini kaydeden Orgeneral Büyükanıt, gelinen noktada bazı konuların kamuoyuyla paylaşılması gerektiğine inandıklarını ve bu nedenle bu basın toplantısını düzenlediğini belirti.”Bu toplantının neden 12 Nisan 2007′de düzenlendiğini sorabilirsiniz. Bu tarihin özel bir anlamı yoktur” diyen Orgeneral Büyükanıt, Nisan ayı başında yapmayı düşündüklerini, ancak yoğun faaliyetleri, programları nedeniyle bunun gerçekleşemediğini söyledi. Ardından Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının hazırlıklarının gündeme geldiğini ve bu toplantının da sona ermesini beklediklerini ifade eden Orgeneral Büyükanıt, toplantıda yapacağı açıklamaların 5 başlık altında toplanabileceğini kaydederek, şunları söyledi:
”En başta terör olayı. Kuzey Irak’taki durum ve son gelişmeler, TSK’yı yıpratmaya yönelik faaliyetler, Türkiye’de azınlık yaratma çabaları, bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bir dergide yayınlanan eski bir kuvvet komutanımıza ait günlük ve basındaki akreditasyon uygulamalarıyla ilgili bazı düşüncelerimizi sizlerle paylaşacağım.” Orgeneral Büyükanıt, bir konuyu özelikle vurgulamak istediğini belirterek, ”Yapacağım açıklamalar Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünü ve geleceğine ilişkin güvenlik sorunlarıyla ilgilidir. Bizim asli faaliyet Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, ”Etnik bir yapının üzerine siyasi amaçlı bir söylem yüklerseniz bu etnik bir milliyetçilik oluşturur. Esasen, bu etnik milliyetçilik, teröre giden yolun da başlangıcıdır” dedi.
Orgeneral Büyükanıt, Genelkurmay Başkanlığı Karargahı’nda düzenlediği basın bilgilendirme toplantısında, bugün Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı en büyük sorunlardan birinin terör sorunu olduğunu söyledi. ”Terör dediğimiz zaman bu kelimeden hepimiz aynı anlamı çıkarabiliyor muyuz? Yoksa farklı algılamalar var mı?” diyen Orgeneral Büyükanıt, bu konu üzerinde durmak istediğini söyledi. Orgeneral Büyükanıt, şunları kaydetti:
”Önce, PKK terörü nedir, bunu cevaplandırılmamız lazım. Bu bağlamda soracağımız diğer bir soru da ‘etnik yapı nedir’ sorusu. Etnik yapı bilindiği gibi insanın iradesi içinde olmayan, doğal ve sosyolojik bir olgudur. Siyasi bir yönü yoktur. Bir ülkede yaşayan değişik etnik yapılarda insanlar olabilir. İkinci olarak şunu sorabiliriz, etnik bir yapı, etnik bir milliyetçiliğe nasıl dönüşür? Bunun cevabı basit. Etnik bir yapının üzerine siyasi amaçlı bir söylem yüklerseniz bu etnik bir milliyetçilik oluşturur. Esasen, bu etnik milliyetçilik, teröre giden yolun da başlangıcıdır. Üçüncü soru, etnik milliyetçilik, nasıl bölücü bir terör örgütüne dönüşür? Bu sorunun cevabı çok açıktır. Siyasal amaçlı etnik milliyetçiliğin üzerine belirli bir amacı, şiddete dayalı, silaha dayalı gücü olarak gerçekleştirmek isterseniz etnik milliyetçiliğe dayalı bölücü bir hareket ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle ırkçı bir terör örgütü ortaya çıkar.
Bugün, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun bu dur. Etnik milliyetçiliğe dayalı, şiddete dayalı bir terör olayıdır, ırkçı bir harekettir.”
IRKÇI, ÇAĞ DIŞI, ŞİDDETE DAYALI TERÖR
Irkçı, çağ dışı, şiddete yönelik bir terörle karşı karşıya bulunduğunu kaydeden Orgeneral Büyükanıt, ”Ülkemizde halen gerçek anlamda bir ırkçı terör örgütü varken PKK… Türk toplumunun ulusal değerlerine sahip çıkacak şekilde gösterilen en ufak bir tepkisine bile ‘Türkiye’de milliyetçilik yükseliyor’ şeklinde yorumlar yapılmasının ulusal güvenliğimize çok zarar vermiştir” diye konuştu. Orgeneral Büyükanıt, sözlerini şöyle sürdürdü:
”Türkiye’de ‘milliyetçilik yükseliyor’ endişeleri Atatürk’ü tanımamanın, anlamamanın bir itirafıdır.
Bizim milliyetçiliğimiz Atatürk milliyetçiliğidir. Bu da hiçbir zaman etnik temele dayalı bir milliyetçilik anlayışı olmamıştır. Bizim milliyetçiliğimiz kendi insanımızı, vatanımızı, bayrağımızı, devletimizi sevmek demektir. Yani bizim milliyetçiliğimiz, vatanseverliktir. Bunda endişe duyulacak hiçbir şey yoktur. Tam aksine bu milliyetçilik, gurur duyulacak, ifade edildikçe mutlu olunacak bir milliyetçiliktir Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka ‘Türk’ denir demiştir. Hiçbir etnik ayrım yapmamıştır. Zaten Anayasamız da bu anlayıştadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, hiçbir zaman soydaşlık esasına dayalı bir Anayasa değildir, yurttaşlık esasına dayalı bir Anayasa’dır. Bu coğrafyada yaşayan bütün insanların hepsini birden kapsar, etnik ayrımcılık yoktur.
Türkiye’de bizim anladığımız milliyetçilik anlayışıyla Avrupa olaya farklı bakar. Bugün İngiltere’de milliyetçilik dediğiniz zaman, nasyonal ırkçılık algılanır, yabancı düşmanlığı olarak algılanabilir. Bugün bir çok ülkede siyahi futbolcular sahaya bile çıkamıyor yuhalanıyorlar. Türkiye’de hiçbir zaman böyle bir olmamıştır. Bundan sonra da olmaz. Irkçılığa dayalı bir yaklaşım, Türk milletinin yapısına da terstir.”
TERÖRLE İLGİLİ GENEL DEĞERLENDİRME
Orgeneral Büyükanıt, ”Bu genel yaklaşımdan sonra terörün bugün geldiği noktadaki genel değerlendirmeleri özetle ifade etmek istediğini” söyledi.Orgeneral Büyükanıt, ”Unutulmamalıdır ki, terör çok boyut bir sorundur. Terör, sadece silahlı mücadele sorun değildir. Terörün, sadece askeri ve güvenlik boyutu yoktur. Ekonomik, sosyal, siyasal ve toplumsal boyutları vardır. Bu boyutların tümünde gerekenler yapılmazsa terörle mücadele başarılı olma şansı düşük olacaktır” diye konuştu. Orgeneral Büyükanıt, şunları kaydetti:
”Bu nedenle terörün tüm boyutlarıyla aynı zamanda mücadele edilmesi kaçınılmaz bir sorumluluktur. TSK, bugün tüm gücüyle terörle mücadeleye devam ediyor. Bu konuda kararlılığı kesindir. Üzülerek ifade ediyorum, bu mücadelenin tabiatında olan acılarını da çekiyoruz. Bin teröristi etkisiz kılsak ve karşılığında bir şehit versek biz üzülürüz ve ızdırap çekeriz. Son günlerde Son günlerde 10 şehit verdik, karşısında 29 teröristi etkisiz hale getirdik. Bu bizim için bir teselli değildir. Ancak mücadelemiz devam edecektir ve maalesef bu acıyı çekmek terörle mücadelenin tabiatında bu vardır.”
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, seçilecek cumhurbaşkanının aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) de başkomutanı olduğunu belirterek, ”Hem vatandaş hem TSK’nın bir personeli olarak cumhuriyetin temel değerlerine sözde değil özde bağlı olan bir kişinin cumhurbaşkanı seçilecek olmasını umut ediyoruz” dedi.Orgeneral Büyükanıt, Genelkurmay Başkanlığı Karargahı’nda düzenlediği basın bilgilendirme toplantısının son bölümünde, cumhurbaşkanı seçimine ilişkin görüşlerini dile getirdi. Konuşması bittiğinde ilk olarak hangi sorunun sorulacağını bildiğini kaydeden Orgeneral Büyükanıt, o konudaki görüşlerini açıklamak istediğini söyledi. Orgeneral Büyükanıt, şöyle devam etti:
‘Şimdiye kadar bu konuda hiçbir şekilde, hiçbir zeminde, hiç kimseyle konuşmadım. Bir hususu belirtmek istiyorum: Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yalnız basın mensupları değil Türk milleti de yakından tanıyor. Bizim temel düşünce yapımızı, inandığımız temel değerleri, cumhuriyet ilkelerine, laiklik ilkesine bağlılığımızı bilmeyen kimse yoktur herhalde. Olamaz… Bu konulardaki hassasiyetimizi Türk milleti biliyor. Onun için bunları tek tek saymaya gerek yok. Bu değerler manzumesine sahibiz. Bir diğer önemli husus, seçilecek cumhurbaşkanı aynı zamanda TSK’nın başkomutanıdır. Bu yönüyle TSK’yı yakından ilgilendirmektedir. Biz hem cumhurbaşkanımızın hem de aynı zamanda başkomutanımızın Silahlı Kuvvetler ve Türk milletinin sahip olduğu cumhuriyetin temel değerlerine, anayasamızda ifadesini bulan laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti idealine, devletin üniter yapısına bağlı ama sözde değil özde, bunu davranışlarına yansıtacak şekilde bir cumhurbaşkanının oraya seçileceğine olan inancımı belirtmek istiyorum. Tabii ki yasal mevzuatı, anayasayı, hukuku, cumhurbaşkanı nasıl seçiliyor, bunların hepsini biliyoruz. Hem vatandaş hem TSK’nın bir personeli olarak cumhuriyetin temel değerlerine sözde değil özde sahip olan bir kişinin cumhurbaşkanı seçilecek olmasını umut ediyoruz. Bunu biz bilemeyiz. Karar Meclis’in kararıdır. Cumhurbaşkanlığı konusunda zaten bundan başka da bir şey söyleme durumunda değilim. Hukuken de hakka sahip değilim.”
Ozana bağlama kırdırdılar
Yazan: vatanhainleri Mart 28, 2007
Atatürk ve Türk halkına hakaret içeren şarkısı nedeniyle bir Ermeni rock grubuna cevaben klip çeken Kılıç Ozan, klibi yayınlamayan müzik kanalını bağlamasını kırarak protesto etti.
Kılıç Ozan, Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde bağlamasıyla basın mensuplarına poz verdikten sonra, burada bağlamasını kırmasına güvenlik güçleri izin vermediği için İstiklal Caddesi girişindeki Fransız Konsolosluğu’nun önüne geldi. Eyleminin nedenini anlatan Kılıç Ozan, ”Ermeni rock müzik topluluğu System of a Down’ın, kısa süre önce çıkardığı albümünün ‘Holly Mountains’ adlı parçasında Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türk halkına hakaret edildiğini ve sözde Ermeni soykırımının dile getirildiğini” söyledi.
Bu şarkıya cevaben ”Kalk Ayağa Ehl-i Vatan” adlı parçasına klip çektiklerini, bu klibi de bir müzik kanalına parasını peşin ödeyerek yayınlaması için verdiğini belirten Kılıç Ozan, ”Müzik kanalı, parasını peşin alıp klibi 3 gün yayınladıktan sonra yayından kaldırdı. ‘Bunun nedeni nedir?’ diye sorduğumuzda, ‘Bizi aşan mevzular var’ yanıtını verdiler. Ben halk ozanıyım, silaha sarılmam saza sarılırım” diye konuştu.
Kılıç Ozan, daha sonra, 40 yıllık bağlamasını yere vurarak kırdı. Ozan’ın konuşmasına ve eylemine, vatandaşlardan bazıları da alkışla destek verdi. Konuya ilişkin basın bülteninde de, Kılıç Ozan’ın kaset ve CD’lerinden elde edilecek gelirin yüzde 10′unun Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’na bağışlanacağı bildirildi.
İşte durum bundan ibaret… Bu vatana söversen itlik yapıp yıkmaya çalışırsan her kanalda kendine yer bulursun… Ama bu vatana sahip çıkarsan seni dokuz köyden kovarlar!
Atatürk’ün dediği “dahili bedbahtları” sergilemeye yılmadan devam edicez…
Yazı kategorisi: Genel, Görüntüler | 3 Yorum »




